Size, her gün gözümüzle içimize kattığımız ama buna rağmen içimize tam da yediremediğimizi düşündüğüm “beyaz ışığın” ilham veren hikâyesini anlatmak istiyorum.
Ben kendisiyle bir güz sabahı, Orhanlı Köyü’nün görkemli vadisinde güneşi doğururken yeniden el sıkıştım ve tanıştım. Tüm gece yağmaktan yorulup sakinleşmeye başlayan ince su damlalarıyla yeni doğan güneşin beyaz ışıkları birbirlerine göz kırpmaya başladılar o sabah.
Yaklaştıkça suyun içine çekilen beyaz ışık, suyun yarattığı canlılığın devinimiyle gittiği yolun yönünü bir anda değiştirdi. Suyun içinde eğildi, büküldü.
Fizik camiası buna “kırılma” diyor; ben ise buna “takla” demeyi tercih ediyorum.
İşte, beyaz ışığın suyla girdiği diyalogdan sonra attığı o ani taklayla olanlar oldu. Onu beyaz kılan her bir rengini özgürce saçtı etrafa o sabah: Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert, mor.
Yedi rengin bir araya gelmesiyle var olan ışık, tek renk sandığımız halinden çıkarak yay üzerinde peş peşe sıraya dizdi renklerini.
Bunca rengi içine iyice sindirebilmesinden, her bir rengini olgunca taşıyabilmesinden olmalı bu mütevazı ve zarif hali.
Bir süredir bedenimizin içindeki devinimlerin ve oradan doğan hareketlerin, varoluşumuzdaki sonsuz ihtimallerle arasındaki ilişkiye kafa yoruyorum. O sabah, damarlarımızdaki borularda sıkışmış renklerin sökülüp dışarı çıkabilmesi için beyaz ışığın hareket yolculuğunu rehber edinmemiz gerektiğine ikna oldum.
Kendimize “Ben böyleyimdir, değişemem.” cümlesinin kalın derisinden diktiğimiz kıyafetlerin sıkıcı ve tek renkli hâllerinin ötesinde daha fazlası olduğumuzu, bulunduğum vadide o sabah karşıma çıkan gökkuşağı hatırlattı:
“Işığın kırıldığı yerden çıkar renkler.”
Tek tip, tek doğru, tek seçenek ve tek duygu kurgusunun “gerçeklik” diye öğretildiği bu düzlemde yaşarken; beyazın yedi rengin bütününden oluştuğunu ve ancak hareketin ihtimaliyle ortaya çıktığını hatırlamak, içimizdeki olasılıkların bolluğuna dair sessiz bir hatırlatıcıydı.
Bu “tek” doğruya kendimizi yasladıkça, bilinmezi ve ihtimalleri içimizde aramaya dair merakımızın sesi kısılmaya başlıyor. En başta da bizi bize yansıtan, çok renkliliği içinde barındıran bu dünya ile iletişimimiz kapsama alanı dışında bırakılıyor.
Bütün bunları yaşarken, sorularını dünyanın içine dalarak çekip çıkaran çok sevdiğim filozof Merlaue Ponty’nin şu sözünü hatırlıyorum:
“Ben dünyadaki şeyleri görürken aynı zamanda görülen olurum, çünkü dünya ile aynı kumaştan dokunmuşumdur.”
Dünya ile karşılıklılıktan, onunla olan göz hizasındaki danstan bahsediyor sanki. Tıpkı su ve ışığın dansında olduğu gibi.
Ne tek başına su olmak yeterli, ne de sadece ışık. Işık, suyla kurduğu eşit ve karşılıklı diyalog içerisinde atabiliyor o taklayı; gittiği yolun yönünü ancak suyun zarif tutuşunda değiştirebiliyor. O devinim suyun içinde ancak o zaman yankı buluyor ve renkler saçılıyor etrafa.
Buradan yola çıkarak sormalıyız kendimize:
Benim zeminim olan Dünya ile diyalogum ne durumda?
Ona bakınca ne görüyorum?
Onun yankısında ben ne oluyorum?
Ponty ekliyor:
“Elimle bir şeye dokunduğum zaman, o şey de benim elime dokunur. Böyle olmasaydı hiçbir şey göremez veya hiçbir şeye dokunamazdım.”
Dokunup ona bulandıkça hissedebilirim onun varlığını içimde… Dünya ile paylaştığım ortak kumaşla ancak bu şekilde karşılaşabilirim kendimde.
Dünyanın zemininin zarif tutuşunu içimde hissettikçe ben de saçarım içimdeki gökkuşağını etrafa… Gözümden içeri aldığım ışığın hikmetine de o zaman daha çok saygı duyarım belki.