Işığın Şiirini Yazan Ressam: Claude Monet
Sevgili Claude,
Tıpkı diğer tablolarında olduğu gibi La Grenouillère’de Yüzenler’de de ışığın şiirini bize armağan ettiğin için, güneşin suya söylediği şarkıları kulağımıza fısıldadığın, bu karanlık günlerde yüreğimizi ısıttığın için minnettarlığımızı kabul et.

Claude Monet, Grenouillère’de Yüzenler 1869, Tuv. Üz. Yağlıboya, 73 x 92 cm, National Galeri, Londra
1869 yazında Monet ve Renoir, Paris’in yaklaşık 12 kilometre batısında, Seine Nehri kıyısında yer alan La Grenouillère’de birlikte resim yaptılar, her ikisi de ışığın ve rengin peşindeydi. O yıllarda La Grenouillère, şehirden uzakta hafta sonları dinlenmek isteyenler için popüler bir yer haline gelmişti. Paris’e yakın olması buranın cazibesini arttırıyordu. Monet, 1870 yılında planladığı büyük sergisine dahil etmek üzere buradan izlenimlerini birkaç yağlı boya tabloya aktardı.
- yüzyılın ortalarında sanayi ve şehirleşme hızla ilerlerken, Claude kentin dışında, La Grenouillère’de doğanın içinde, geçici olanın kalıcılığını yakalamaya çalışıyor, ışık oyunlarının anlık, sihirli etkisini fırçasıyla ölümsüzleştiriyordu adeta. O artık bir gün ışığı tutkunuydu, onun için büyüleyici olan, ışığın değişimiydi. Claude’un resmettiği şey, doğanın neşesi, cıvıltısı ve ışığın ağaç yapraklarında, nehir üzerindeki dansıydı. Suya yansıyan, yaprakların üzerine düşen parlaklığı, tenine çarpan sıcaklığın enerjisini yüreğinde duyuyordu.
Hızlı fırça tuşlarıyla ve teknik olarak oldukça kaba sayılan boyama biçimi sayesinde atölyesinde elde edilemeyecek bir doğrudanlığı ve dolaysızlığı sağlamıştı. Kurgu yapmadan, kompozisyon düzenlemeye çalışmadan gördüğünü resmediyordu. Gümüş gibi parlayan yakamozlar eşliğinde gün ışığının Seine Nehri’ne yansıması onu derinden etkilemişti. Doğanın eşsiz melodisi, ışık parıltısının suyla dansına eşlik ediyordu. Claude, anlık değişen ışığın çekiciliğine kapılmış mecnun misali, fırça salvolarını hızla tuvalin yüzeyinde gezdiriyordu. Kontur çizgileri çizmeye vakit yoktu, gün ışığının büyüsüne kapılan ressam her şeyi unutarak, tutkusunun peşinden gidiyordu.
Baigneurs à la Grenouillère adını verdiği tablo ışığın güneşin ve yaz mevsiminin en parlak en şiirsel halini ölümsüzleştiriyordu. Claude’un sanatındaki temel arayış, biçim değil renk ve ışıktı. Öğle güneşiyle gölgelerin kısaldığı, renklerin doygun, yansımaların hareketli olduğu anı yakalamak, onu ölümsüzleştirmek istiyordu. Doğanın kollarında hissetmek rasyonel dünyanın tekdüzeliğinden kurtulup düşler ülkesinde gezintiye çıkmak gibiydi. Suyun üzerine düşen yakamozların parlak, oynak ışık kırılmalarına, parçalı fırça tuşları eşlik ediyordu. Gökyüzünden ağaçların, çiçeklerin, suların üstüne yayılan ışık ve gölgenin birbirine karıştığı bir melodi çalıyordu. Sıcak, yumuşak titreşimli bu melodi yaşama sevincinin sebepsiz kaynağıydı.
Claude, bu büyülü dünyaya kendini bırakıyor, geleneksel öğretileri bir kenara iterek siyah gölgeleri koyu mavilerle, koyu yeşillerle, lacivertle takas ediyor, kontur çizgilerini renklerin tonlarıyla belirliyor, maddi dünyanın kaygılarından uzak, yaşamın ışıkla yoğrulmuş coşkusunu dokuyor, ölümden çalınan anı sonsuzluğa bırakıyordu.
O yalnızca tuval yüzeyine boyayı sürmez, gökyüzünün soluğunu, rüzgârın suyla dansını, öğlen vaktinin gözleri kamaştıran parlak ışığını ruhunuza bırakır. Işık, Claude’un resimlerinde bir teknik değil, şiirsel bir anlatıdır. O ışığın şiirini yazan ressamdır, bütün tablolarında ışığı iliklerinizde duyar, huzurun kollarında tatlı bir uykuya dalarsınız. Işığın teninizi gıdıklayan oyunlarıyla uykudan uyanıp düş görmediğinizi anladığınızda sebepsiz bir mutluluğa sürüklenirsiniz tıpkı Zabel’in Üsküdari’de geçirdiği güzel yaz anılarında olduğu gibi. Ilık, tatlı bir rüzgârın ürpertisinde anılara çekilir, garip bir iç sızısı duyarsınız, bir daha o anı yaşayamama korkusuyla…