“İstedikleri bir çocuğa bakarken gözlerini kapaman, utanman kendinden… Çiçeğe, arıya, kuşa, elmaya, denize, güneşe bakarken; mutlu olamaman, umudu yeşertmemen içinde… Onlar öyle istiyorlar… Onlar bu yüzden seni böylesine aşağılıyorlar…Senin bir suçun yok… Suçun yok senin… Yok… Yok…”
Kafasının içinde çoğalan bu sesle ellerini sıkıca göğsüne bastırdı, bacaklarını birbirine iyice kenetledi. Ne kadar zamandır böyleydi? Ne yaşamıştı son saatlerde? Neredeydi? Bütün bunlar neden olmuştu?
Anneannesi düştü aklına. Her daim nemli gözlerini silmekten rengi atmış yemenisi ve “Çakırım benim,” diye, uzun kara saçlarını tararken söylediği türkü…
Çırpınıp da Şanova’ya çıkınca
Eğlen Şanova’da kal Acem kızı
Uğrun uğrun kaş altından bakarken
Can telef ediyor, gül Acem kızı
Gül Acem kızı… Gül Acem kızı. Gülmenin ve türkünün hiç sırası değildi şimdi. Belki de tam sırasıydı. Neyin sırasıydı onu da bilmiyordu ya.
Ama onlar biliyordu işte. Araçtan indirirken de tek tek bir odaya sokarken de birbirlerine arsızca sırıtarak “Girişe hazır mısınız?” diye sorarken de biliyorlardı.
Düşüncelerini bulunduğu andan ve mekândan uzaklaştırmayı denedi yine. Çocukluğu, baharın gelmesi, papatyalar, omcaların pıtır pıtır açık sarı patlaması, sonra tüm dalların pırıl pırıl parlayan yapraklarla bezenmesi, yemyeşil bağlar… Ardından sapsarı üzümler geldi gözlerinin önüne. Uzun, upuzun bir sarılık, göz alabildiğine. Tek bir tepenin gözükmediği dümdüz, sapsarı ovada kıvrılıp giden yollar. Baharı düşünürken, nasıl da gelmişti bu sapsarı ovaya?
Anne karnındaymışçasına dertop olduğu yerde sımsıkı kapadığı gözünü açmaya çalıştı. Puslu sarı ışıklı bir koridordan geçerek geldikleri odaya, çıkarmadığı, çıkartmaya çalıştıklarında da direndiği için paramparça olan kıyafetlerine baktı. Hep duyuyordu da bu kadarını tahmin edememişti. Tüm renkleri silinmiş, koyu kara bir kuyuya düşmüştü, bedenine defalarca hoyratça dokunulunca… Ne dokunması saldırılınca… Saldıran eller mahrem tanımayınca…
Annesi girdi birden araya. “Sokağın başı asker kaynıyordu. Hemen tahmin etmiştik ne olduğunu da ne yapacağımızı bir türlü bilememiştik Eylem’im,” diye anlatmıştı o eylül sabahını. “Sen daha altı aylıktın. Anneannene bırakmak için akşamı beklemiştik ama beklememişti daha fazla onlar. Geldiklerinde babanla beni götürürlerken, alt kattaki komşumuz alıvermişti seni.” derken nasıl da buğulanmıştı gözleri.
On yaşındaydı bunları dinlediğinde. Anne sesinden duymadan önce anlatılanı, defalarca okumuştu annesini ona getiren mektuplardan. Mektup annesi. Biliyordu nerede olduğunu. Anneannesi hep anlatırdı. Annesi de mektup ve fotoğraf gönderirdi. Onun fotoğraflarını da yollardı anneannesi. Dedesi kızgın boğalar gibi bakmasa, sözleri o kadar zalim olmasa…. Annesinin adı evin içinde özgürce dolaşabilse…. Belki o zaman mektup annesi demezdi annesine. Fotoğraflarla ve mektuplarla anne-kız olmuşlardı on yıl boyunca. Kimdi bunun suçlusu?
“Toparlanın haydi!”
Nasıl toparlansın? Belini doğrultamıyor. Saç dipleri sızım sızım. Beraber getirildiği kadınlara kayıyor gözü, aynada kendini görüyor. Her şeyin daha yeni başladığının ayırdına varıyor o an. Zulmün de zulme karşı koyuşun da… “Kestim Kara Saçlarımı” diyen güzel insanın sesi doluyor kulaklarına; “Ben neyi kimden aldım, nerden aldım… Her şeyi bir yerden aldım… Yorgunum, yorganım uzakta, dışarda… Sabrımı bolca verdiler, içerden aldım…” *
Oysa türkü söylemeye de şiir okumaya da daha zaman vardı. Biraz daha…
*Ayrıntılar İlahisi, Gülten Akın