Cağaloğlu Anadolu Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu olan Tamer Durak 1992'den beri gazetecilik yapıyor. ATV, NTV, CNNTürk, SkyTürk, 24 gibi birçok televizyonda çeşitli görevlerde çalışan Durak kuruluşundan itibaren Medyascope'un bir üyesi. Tamer Durak gazeteciliğin yanı sıra aletli dalış ve mağaracılık ile de ilgileniyor.

   “Işık, biraz daha ışık…”

                                                                                                Johan Wolfgang Von Goethe**

 

İnsanlık tarihi boyunca güzel ve iyi şeyler hep aydınlıkla, ışıkla tarif edilmiş. Halbuki ışık ile insanlığın ilişkisi bu gezegende yaşadığımız binlerce belki de on binlerce yılın sonunda hala çok karanlık. Dalga ile parçacıklar halinde yayılan bildiğimiz evrenin en hızlı enerji yayılımı olan ışığın skalasına baktığımızda insan gözü aslında bunun dar bir bölümünü görebilse de gündüz güneşi, gece ay ışığını gördüğümüzden beri ışığa aşığız. 

Herhangi bir kavramı anlamak için ya onu ya da zıttını tarif etmek gerekir. O yüzden gelin bugün ışıktan değil, ışığın yokluğundan, karanlıktan bahsedelim. Yaşadığımız çağ tarihsel açıdan büyük bir karanlığa sahne olsa da gecelerin karanlığından mahrum kaldığımız bir çağ. Şehir ışıkları, ekran ışıkları, araç ışıkları geceyi hep parçalayıp geçiyor. Işığı ilk kez gördüğünden mağarasından çıkan insanın mutlak karanlığı hissedebilmesi için nerdeyse tekrar mağarasına dönmesi gerekiyor. Şaka yapmıyorum. Bir düşünün en son ne zaman gerçekten karanlıkta kaldınız? Benim en net hatırladığım mutlak karanlık anım bundan on yıllarca önce Anamur’da Türkiye’nin bilinen en derin mağarası olan Peynirlikönü Mağarası’nın -600 metresindeki kamptan kaldı. Karpit lambasını ve diğer ışık kaynaklarını kapattığınız anda gözünüzün önünde elinizi sallasanız, elinizi hissetmezsiniz öyle bir karanlık. Işığın yani enerjinin olmadığı ama mağaranın duvarlarını on binlerce yıldır oyan soğuk suyun sesinin uyumanız için ninni olduğu soğuk karanlık.

Işık her zaman iyiliğin timsali olmuşken, karanlık hep kötünün simgesi. Karanlığın kötülük simgesi olmasının sebebi ise barındırdığı bilinmezliğin getirdiği korkudan başka bir şey değil. Korku da aklın katili**** değil mi zaten? 

Bir enerji akımı, bir anlamda madde olan ancak hızla dolaşırken maddeye ihtiyaç duymayan ışık insanlar için çoğu zaman gerçeklikten öte bir manevi, uhrevi kavram. Bazen zaman ve uzaklık birimi “ışık hızı”. Karanlık ise edebiyattan, sinemaya birçok sanat dalında yardımcı rollerde. Büsbütün karanlıktan bahseden eser aslında çok az. Halbuki aysız bir gecede sualtında mutlak karanlığı yakalamışken elinizi sallasanız sudaki planktonlar sizi yıldızlar gibi parıldayarak sevinçle karşılar. Karanlık bize kendi yıldızlarımızı yaratma şansı sunar. 

Karanlığın kötülükle ışığın iyilikle eşleştirilmesi sayesinde karanlıktan kaçmaya çalışan insanlık bugün geceleri de ışıklar içinde yarattığı aydınlığın içinde çoğu zaman huzursuz çünkü aslında aydınlık kadar karanlığa da ihtiyacımız var. 

Işıkla karanlığın ilişkisinde belki de en ironik durumlardan biri fotoğraf sanatı henüz daha kimyasalken o rengarenk fotoğrafların ortaya çıkması için önce ışığa sonra o ışığı işleyebilmek için ‘karanlık odalara’ ihtiyaç duymamız. Hatta bu dijital yaşamın içinde bile ışığın keyfini sürebilmek için etrafımızı en azından loşlaştırmalıyız. Tıpkı güzel ışıl ışıl bir tiyatro oyununda bütün ışığı sahneye yönlendirdiğimiz gibi. 

Son sözü F. Scott Fitzgerald’ın ‘Çatlak’ kitabına bırakalım ki ruhumuzun karanlığına ördüğümüz duvarların çatlaklarından ışık sızmaya devam etsin: ‘Ruhun gerçek karanlığında saat her zaman sabahın üçüdür’… 

 

* 2004 Yapımı Bilim-Kurgu ‘Chronicles of Riddick’ filminde ilk replik. 

** Alman dilinin mimarı Johan Wolfgang Goethe’nin ölmeden önce son sözleri

*** Yazar Frank Herbert’in Dune adlı eserinde Bene Gesserit cadılarının düsturu. 

Yazıya eşlik için: Rainbow in the dark – Dio.  

Okuma önerisi: Işığın Öyküsü, Hüseyin Gazi Topdemir, Tübitak Yayınları