Lisansını ODTÜ Mimarlık Bölümü’nde tamamlayıp ilk beş yıl meslek pratiğine Toronto’da devam etti. Ardından İTÜ Mimarlık Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Doğan Egmont, DEX, İthaki, İş Kültür, YEM gibi yayınevleri için kitap çevirileri yaptı. Pera Sinema sitesinde, Arka Kapak, Varlık, Atlas, Magma, B+ dergilerinde öykü ve yazıları yayımlandı. TRT’nin “Eksik Parça” belgeselinin metin yazarlığı ve sunumunu üstlendi. 2021’de Konak Belediyesi’nin düzenlediği öykü yarışmasında üçüncülük, 2022’de düzenlenen Tomris Uyar Öykü Yarışması’nda birincilik ödülünü aldı. Dergilerde yazmaya devam etmekte, yazı atölyeleri düzenlemekte ve mimarlık fakültelerinde ders vermektedir. Dünya Sakin Bir Yermiş isimli ilk öykü kitabı 2023 yılında Ayrıkotu Yayınları’ndan çıkmıştır.

1966 yılında İstanbul'da doğdu. Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi'nde aynı bölümde başladığı yüksek lisans eğitimini tez aşamasında bıraktı ve yirmi altı yıl sürecek iş hayatına geçti. Şimdilerde fotoğraf çekmek, öykü okumak ve yazmak, film izlemek ve filmler üzerine yazmakla uğraşıyor. Aşk Ağustosta Güzeldi isimli ilk kitabı 2020 yılında yayınlandı. İFSAK üyesi, ifsakblog, perasinema ve Mikroscope'ta yazıyor.

Kafa Hep Pazar

Kokular, sofralar ve küçük ritüellerle buluşan öyküler

Daha önce Bellade Yayıncılık’tan Aşk Ağustosta Güzeldi kitabı yayınlanan Berna Kuleli’nin bu kez Lando Yayınları’ndan çıkan Kafa Hep Pazar kitabı okuyucuyla buluştu. Berna ile, bizi duyguların, kokuların, sofraların ve küçük ritüellerin dünyasına çağıran yeni kitabını konuştuk. Sohbet ederken birlikte yaptığımız artıbirmasa kent yürüyüşlerinin havasını soludum adeta. Farklı disiplinlerden beslenmenin böyle bir yanı oluyor. Öykülerden konuşurken birden söz sinemaya, fotoğrafa, sofralara, seyahatlere gelebiliyor. 

Öykülerin çoğunlukla kadın eksenli… Kadınların hikâyesini anlatmak bilinçli bir tercih mi?

Evet… Tüm dünya erkekler etrafında dönüyor. Erkekleri anlatmak istemiyorum. Benim derdim kadınların içinde var olan cesareti ortaya çıkartmalarında biraz da olsa etkim olması… Olabiliyorsa ne mutlu bana. Aklıma bir erkek konusu takılırsa onu da yazabilirim ama tercih etmiyorum. Kadınlar olarak sesimize sahip çıkıp sesimizi duyurmak beni mutlu ediyor.

 

Öykülerindeki kadınlar bütün sıkıntılarına rağmen vazgeçmeyen, hatta kendine bir çıkış, bir “patika” arayan kadınlar. “Çemberlerin ipini kesip içinde çağlayan suları okyanuslarla buluşturmaya devam” diyorsun bir öykünde. Bir öykün “Hayat seni seviyorum” diyerek bitiyor.  Yani hep bir umut var. Senin için umut nerede, nerelerde?

Gençler ve çocuklar umudun en büyük kaynağı benim için. Sorgulayan, soru soran, şefkatli, vefalı gençler ve çocuklarla olmak…  Dostlar da öyle. Bir de insana dokunan filmler ve yazmak. Bunların hepsiyle birlikte kendimi iyi hissediyorum ve umutla doluyorum. Vazgeçmeyen karakterler de belki de genelde umudu içimde hala yeşertebildiğim için varlar.

 

“Hayatın doğrusal çizgisinde yürümek” ifadesi geçiyor “Anne Pijamalarımı Nereye Koydun” isimli öykünde. Bu ne anlama geliyor senin için?

Bir sebeple hayal kırıklığı yaşadığım bir dönemde düşünmüştüm bunu. Sabah uyanıp, işe gitmek, sonra yazı atölyesine gidip eve dönmek. Ertesi gün tekrar işe gidip iş çıkışı spora gitmek. Eve dönünce uyumak. Diğer gün gene işe gitmek, iş çıkışı yazı atölyesine gitmek. Yazdıklarını atölyede arkadaşlarla paylaşmak. Sonra eve gelince saat gece yarısına yaklaşmış olsa bile tekrar yazdıklarına bakmak, çalışmak ve yazmaya devam etmek… Bütün bunlar doğrusal bir çizgi üzerinde yürümek gibiydi. O günlerden birinde arkadaşlarımla Heybeliada’dan dönerken gecenin karanlığı, denizin üzerine vurmuşken bir kadın motordan atlamış. Kadın kurtarıldı. Kaptan, yolcuları bilgilendirdi. Kadını hastaneye götürmüşlerdi ve hayati tehlikesi yoktu. Bu olayda iki şey beni çok etkilemişti. Nasıl yani dedim kendi kendime, hayati tehlikesi yok mu? Neredeyse yarım saat önce bu kadın ölüyordu. Bir de bu doğrusal çizgi geldi aklıma. Günlük koşturmacalarda adeta doğrusal çizgide ilerlerken bir anda bir şey oluyor ve hayatın akışı değişiyor. Bazen değer mi, bazen bu kadarı da fazla, bazen olur o kadar gibi cümleler eşlik ediyor. İşte “Anne Pijamalarımı Nereye Koydun” öyküsü böyle bir zamanda doğdu. 

 

Belki başka alanlardan beslenmek de doğrusal çizginin dışına çıkmak gibi senin için. “Tarçınlı Pay” isimli öykünün merkezinde portföy hazırlayan bir genç kadın var. Fotoğrafçı Francesca Woodman’ı anıyorsun. Hatta o öykünü iki genç fotoğrafçı arkadaşına (Reyhan Mente ve Esila Ayık) ithaf etmişsin. Belli ki fotoğrafın zihinsel olarak seni meşgul eden bir yanı var ve bir öykünde başrolde…İyi bir fotoğrafla iyi bir öykünün yakınlaştığı nokta neresi?

Önce iyinin ne olduğundan başlayayım. İyi ne demek? Benim için iyiyi anlatmam gerekirse; öyküyü okuyup bitirince hayale dalmak, yazmak istemek, karakterlerle konuşmak. Fotoğraf ise bir türlü ondan uzaklaşamamak… Tekrar bakmak, tekrar bakmak… Hatta yazmak istemek. Tüm yollar bir şekilde yazmaya çıkıyor değil mi?

 

Senin için yazı, fotoğraftan bir adım önde diyebilir miyiz? Fotoğrafın yapamadığı neyi yapıyor yazı? Hadi şu klasik soruyu sorayım sana. Neden yazıyorsun Berna?

Sanırım kendimi yazıyla ifade etmeyi seviyorum. Yaratıcı yanım daha çok ortaya çıkıyor. Yazarken kelimeler sanki kendiliğinden akıyor. Kelimelerle, cümlelerle, paragraflarla oynamayı seviyorum. Fakat fotoğrafta o hissi yaşamıyorum.

 

Gelelim sinemaya… Sinemayı yakından takip eden, ısrarla sinemaya gitmeye devam eden biri olduğunu biliyorum. Bir zamanlar İFSAK Sinema Birimi’nin koordinatörlüğünü de yürütmüştün. “Hoş Geldin Zeliş” isimli öyküde kendin Bin Jip ve The Lady in the Van filmlerinden etkilendiğini belirtmişsin. Sinema, öykülerini nasıl besliyor?

Öyküde sahneleme yaparken bir film olarak görüyorum hikâyeyi. Özellikle Zeliş’in hikâyesini sahne sahne görerek yazdım.

 

Peki bir öykün filme alınacak olsa bu hangisi olsun isterdin?

“Yalnızlık Fallarla Gider mi” öyküsü. Hatta öyküdeki kadın benim için Meral Çetinkaya…

 

Öykülerinde vapura binmek, çay demlemek, kahve içmek gibi olağan şeyler küçük, sıcak bir ritüele dönüşüyor sanki. Ayrıca kokularla seslerle bir atmosferin varlığı hissediliyor. Ve tabii yemekler var bir de. Ben karakterlerimi biraz aç bırakmışım sanırım. Senin öykülerinde öyle çok yemek ismi geçiyor ki bence o patlıcanlı pilav herkesin aklında yer etmiştir. 

Küçük şeyler benim için çok önemli. Farklılıklar orada gizli. Ayrıca atmosfer yaratmak için ses, koku gibi duyuları hissetmeyi, beş duyuyu öykülerime katmayı seviyorum. Yaşam gibi… Martı sesi olmayan vapur, deniz kokusu olmayan İstanbul sahil kenarı yürüyüşü biraz eksik kalıyor ya da kırlarda yürürken ot kokusu duymak çok keyifli. Bunları öykülerime katmayı seviyorum. Galiba okuru öykülerimde koku ya da tat dünyasında gezdirmeyi seviyorum.

 

Ferzan Özpetek’in ismini anıyorsun birkaç kere. Bazı benzerlikler buldum ben de. Sen de orta sınıf kent insanını anlatıyorsun. Kalabalık arkadaş gruplarında, sofralarında da bu benzerlik sürüyor.

Bu yorumun beni çok sevindirdi çünkü Ferzan Özpetek’in çoğu filminde ve bazı kitaplarında onunla aynı ruh halinde olduğumu hissediyorum. Sofranın benim için en büyük anlamı paylaşmak ve birliktelik… Ferzan Özpetek’le yaptığım bir söyleşide filmlerin hazırlık sürecinde geniş bir masa etrafında toplandıklarını söylemişti. Aslında bizim artıbirmasa yürüyüşleri de bir masa etrafında toplanma fikriyle oluştu, öyle değil mi? Masanın paylaşırken birleştiren gücünü seviyoruz.


Bir de nesneler var. Berjer koltuklar, işlemeli baş örtüleri, renkli camlı abajurlar, kristal kadehler, gümüş şekerlikler. Onlar sanki biraz geçmişi, hatıraları ifade ediyor, birer sembole dönüşmüş adeta…

Nesnelerin sembol olması doğru… Bunları çözmeyi okuyucuya bırakıyorum. Belki onlar farklı anlamlar çıkartırlar.

 

Öykülerin genellikle kişisel yaşamlara odaklanıyor. Kırmızı Oje ve Kim Anne öykülerinde arka planda toplumsal olaylara tanık oluyoruz. Onur yürüyüşü, polis müdahalesi, Abdi İpekçi’nin öldürülmesi gibi…Bir öykündeki karakter sokakta çöp kutusuna çöp atmaktan korktuğu günleri hatırlıyor. Bu bir yandan toplumsal belleğimiz, ortak travmamız. Ve bir topluluktan yükselen “Eşitliğin olmadığı yerde huzur da olmaz” sözü dikkatimi çekti. Toplumsal olaylar nasıl sızıyor öykülerine?

Belki doğrudan toplumsal olayların içinde değilim ama etkilerini doğrudan yaşıyorum ve içinde korku barındıran toplumsal hafızayı da öykülerimde paylaşıp görünür kılmak istedim.

 

En keyifli kısmı en sona bıraktım. İkimiz de seyahat etmeyi çok seviyoruz. Hatta bu ortaklık bizi artıbirmasa yürüyüşlerinde buluşturdu. Kent içinde yürümek, oradaki değerleri keşfetmeye çalışmak, yavaşlayıp daha iyi görmek, dokunmak. Seyahat seni nasıl besliyor?

Ben hareketten beslenen biriyim. Hareketten ve de aynı zamanda kalabalıklar içinde olmaktan. Benim küçük dünyam o kalabalıklar içinde yaşıyor ve öyküler orada hayat buluyor. Seyahat ise benim için anı toplamak, duygu toplamak, heyecan toplamak ve yazmak… Seyahatte, örneğin havaalanında ya da uçakta yazmayı seviyorum. Galiba kendi kendime kaldığım, günlük hayatta yakalayamadığım odaklanma halini bulduğum için. Sırf bunun için bile seyahate çıkılabilir. Örneğin uçak rötar yapsa benim hiç umurumda olmaz. Etrafımdaki insanları izlerim. Biraz okurum, biraz yazarım. Yazmak, okumakla el ele gidiyor. Eğer o günlerde okumuyorsam yazamıyorum. Benim için böyle bir birlikteliği var okumak ve yazmanın. Ben dünyada gördüğüm yerlerin çetelesini tutan biri değilim. Ben seyahati seyahat etmek için seviyorum. Bir gittiğim yere tekrar tekrar gidebilirim. Örneğin Selanik. Yıllar önce oradaki bir kafede oturup, kahve içmek benim için keyifliydi. Oraya her gittiğimde o kafeye de giderdim. Bazen duvarlarında fotoğraf sergisi olurdu. Hatta ilk kitabım Aşk Ağustosta Güzeldi’de o kafe de var. İşte seyahat ve yazı buluşması.

 

Genellikle seyahat için kaçış denir ama bana çok indirgemeci geliyor bu. Seyahat belki de yaşamak, yaşamayı hatırlamak. 

Yolculuk benim için farklılıklarla bir araya gelmek ve farkındalık. Yaşamın her alanında güç kazanmamda çok etkisi var. Yolculuklarda doğduğu ülkedeki Berna’yı bırakıyorum, yolda olan Berna’yı seviyorum. Yolun sürprizlerine açığım. Yol merak duygumu hem besliyor hem de doyuruyor. Meraklı olmayı seviyorum. Hem merak hem de yolculuk beni hayal kurmakla da buluşturuyorlar. Bir de ben sınırlara inanmıyorum. Özellikle karayoluyla bir ülkeden diğerine geçtiğimde sınırların ne kadar gereksiz olduğunu düşünüyorum. Hepimiz aynı gökyüzünün altındayız sonuçta.