İstanbul'da doğdu.
Gazetecilik eğitimi aldı.
Gazete ve dergilerde çalıştı.
Deniz gönüllüsü ve suların, sellerin, okumanın-yazmanın öğrencisi...

Yıkanıp ortak kullanılan banyodan çıktı. Açık pencerelerden dolan mis gibi çam kokusunu içine çekerek, serin günlerde sıcak suyun, uzak kaldığı sabunun buharla bambaşka bir hoşluğa bürünüp içine yaydığı hazla gevşemişken, dışarıdan yaklaşan adımların sesini duydu.

Çılgın kalabalıkların dalga dalga çekilip yerini ıssızlığa bıraktığı şu günlerde etrafta birilerinin olması, ilgisizliğini silip yerine dikkatini koymuştu. İnsansız olmanın huzuruyla, tanımadığı yeni kimliklere önlenemez merakıydı içinde itişip kakışan.

Önce içeri upuzun, zargana kılçığı gibi endamlı, kuru bir kız girdi. Müdanasızca, omuzlarından aşağıya saldığı güçsüz, ölmüş fare kürkü renkli süpürge saçlarını savurarak dolaplardan birinin kapağını açtı. Pembe, şeffaf, içi dolu naylon pazar torbasından sakız gibi bembeyaz havluyu çıkarıp koltuğunun altına sıkıştırdıktan sonra yarısı boşalan torbayı plof diye raflardan birine fırlattı.

Üstündekileri alışılmış pervasızlığıyla bir çırpıda çıkarıp mermer beyazı, gün görmemiş çıplaklığıyla bir hayalet gibi banyoların olduğu bölümde kayboldu.

Niyeyse ansızın kırılmıştı içi. Anlam veremediği bu alınganlığına kendisi de güldü ama aslında beklediği ufacık bir gülümsemeydi. Gönül koymuştu işte. Mevsimlerin bitimlerinde, yitip gitmelerle birlikte dost sıcaklıklarının iyileştirici olduğu söylenirdi ya, işte oydu umduğu.

Demeye kalmadan adımlar tuvaletlerin olduğu bölümden duşların bulunduğu antreye yöneldi. Gerisinde, rezervuardan boşalan suyun şelale gibi sesiyle sabunlu kokuyu alaşağı eden dışkı kokusu yayılıverdiğinde, gülümseme beklentisi daha da uç verir gibi oldu.

Kendisi antredeki hasır koltuğuna oturmuş bacaklarına krem sürerken, zihni ortadaki devinime kayıtsız kalmaya direnerek ölçülü bir merakla oraya buraya seğirtip duran kadının uzuvlarını birleştirmekle uğraşıyordu.

Öyle ya, onlardan önce gelmişti, banyosunu yapmıştı; havlusuna sarınmış, kurulanma aşamasında öz bakımını da banyo keyfiyle tamamlamaya kararlıydı. Bir sıfır öndeydi ve bu denizlerin, koyların, bu güzelim kıyıların yerlisi sayılırdı ne de olsa.

Tepedeki geniş çatı camlarından giren renk güz ışığının, durmaksızın çalışarak durgun havayı çalkalayan dev pervanenin yaydığı serinliğin, musluklardan akan suyun, havluluklardaki kâğıtların, sepetlerde toplanan havluların, saç kurutma makinelerinin, siyah mermer tezgâhın, dolapların kadim tanış kişisiydi.

Tıpkı biraz önceki gibi, bir münasebetsiz pembe naylon torba daha salındı gözlerinin önünde. Yine sakız gibi bir başka bembeyaz Bursa havlusu fütursuzca açıldı katlarından. İç gıcıklayan reçel gülü pembesinden ojeli tırnakların kopçaları açıp ortalığa saldığı koca koca, iri mi iri, büyüklüğün ezdiği, estetikten uzak, şehevi memeler titreşti.

Zargana kızın aksine, güneş görmüş üryan tıknaz beden, yere yakın kalçalar ve butlar, boğumlu diz arkaları şimdilik zamana ve kusursuz uyuma kibirle meydan okuyorsa da, gülücüksüz topluca et yığını yallah küstahlığa, bahşedilmiş sıcak suyun altına.

Pembe naylon pazar torbası ve plastik terliklerin ucuz savrukluğuyla, sakız gibi beyaz Bursa havlularının yan yana ne işi olabilirdi? Buz gibi soğuk ve baskıcı ülkelerinden buralara gelmekle hiç de hak etmiş olmadıklarını düşündü arkalarından bakarak.

Islak bedenleriyle ve pembe tıraş bıçaklarıyla tıraş edilmiş koltukaltlarına kadar sarınıp döndüklerindeyse, bakışlarıyla meydan okumayı seçmişti çoktan.

İçindeki tek taraflı yeşermiş konukseverliği de, barışıklığı da, sevecenliği de sıyırıp bir çırpıda atmaya karar vermişti elinin tersiyle. Günah ondan gitmişti. Bir küçük selamlarını, gülücüklerini esirgemeselerdi kendisinden böyle olmayacaktı.

Bir gülümsemeyi bile çok gören bu Rus kadınlar onu taa ortaokul günlerinden birine savurmuştu. İş işten geçmişti; elinden bir şey gelmezdi, kin güden gücenikliğine söz geçmezdi.

Sınavın ortalarındaydılar. “Nereye bakıyorsun kız?” diyen Türkçeci Toto Hanım’ın azarlayan sesi bütün tazeliğiyle çınladı kulaklarında.

Sınav heyecanını da, önündeki bildik soruların sevincini de bir kenara itmiş, ön çaprazındaki sırada oturan, kopya çeken kibirli Tolga’ya bakıyordu bütün dikkatiyle. “Orman kibarı” diye arkasından seslenip kahkaha atan küstah oğlan avuçlarındaydı şimdi.

Toto Hanım’ın meydan okuyan yüzüne baktı, sonra da avıyla oynayan bir kedi gibi Tolga’ya… Duraksamaya gerek duymadan, “Kopya çekiyor hocam.” deyişi başka birinin sesi olup kulaklarına geri dönmüştü.

İçinden serin sular akıyordu. Onca hınç, kin yitip gitmiş, yerini öç almanın tanımlanamaz zafer zıpırlığına bırakmıştı. Bu da ona yeterdi.

Günlerce, haftalarca, hatta bir dönem bitene dek itilip kakılacaktı ama ne gam, ne de pişmanlık vardı. Zerre kadar umurunda değildi. Pervasızca, hayasızca anadan üryan soyunup oralarını buralarını tıraş edip kar beyazı Bursa havlularına sarınmak neymiş, görürdü onlar.

“Müşteri”si oldukları yat kiralama firmasının amblemli, logolu havlularına… Derken…

Bir öç dalgası daha geldi dayandı belleğine. Yüreği pırpırlandı. Şimdi hatırlıyordu; upuzun yolculuk sonrası oraya vardıklarında mağazalardan birinin kapısından adım atmıştı. Sıcağın sarı ışığının kavurduğu sıralardı.

Toplam sevinçlerinin yerle bir olması, burun buruna geldiği satıcı kızın onu görmezden gelip arkasını dönmesiydi. Yutkundu; başta kendisi olmak üzere birçok şeye öfke duymak fikri geçti içini yaka yaka. İzin vermedi önce harlanıp yanarak, sonra da için için büzüşmeye.
Boğazındaki ikinci bir kanaldan, ikinci frekans kıza “Sizce ben görünmez miyim acaba?” deyiverdi.

Tam da satıcı kız ona “Küstah” olduğunu söylerken, olaya tanık olan mağazanın yetkilisi kızı işten atıvermişti o dakka. Hem de inanmayacaksınız ama tam oracıkta!

Yaaa… İşte gülümsemenin ışığı öyle bir şeydi işte!