“İki yüz beş.” dedi danışmadaki. Önündeki vazoyu kenara çekip kâğıda bir şeyler karaladıktan sonra, “Sen buranın yabancısı değilsin, git yerleş işte.” diyerek atarlandı.
Ragıp’ın yüzü kızarık, geceden kalma. Dolapdere’nin en işlek müzikhollerinden birine gitmişlerdi kıvırcık Asım’la. Aslında keldir lavuk ama başına ne iş gelse kıvırmayı becerir diye çevresindekiler böyle bir lakap takmışlar.
Ragıp dördüncü dublede yere yatıp başladı mı tepinmeye… Namussuz gene tuttu. Elleriyle karnına bir kapandı, Kıvırcık ile diğerleri onu çöktüğü yerden zar zor kaldırdılar. Tuvaletçi Meryem “Abe delikli nane, gene taş düşürürsün. Hadi bakem koş hastaneye de bi’ çaresine bakıversinler.” diye oracıkta kovdu sarhoşu. Ragıp iki ay sonra gene aynı hastanede. Şikayetçi de değildi hani. Mis gibi yatak, beyaz çarşaflar ve üç öğün yemek. Bir de çalışanları beş karış suratlı olmasa… Yağsız, tuzsuz yemeklerine bile şükür. Tabii Mıstık’ın çilli karısının sefer tasıyla atölyeye gönderdiği sıcacık yemeklere benzemezdi ama olsun.
Odanın kapısını ayağıyla iteledi. İçerisi gün ışığıyla birlikte limon kolonyasının kokusuyla dolmuştu. Hastanede değildi de bir öğle saati Gülhane Parkı’nda, lale soğanlarının arasında güneşleniyordu sanki. Diğer yatağın başındaki perde çekilmişti, kenarında oturan kişinin arkası dönüktü. Ses etmeden poşetini masanın üstüne bırakıp ayakkabılarını çıkardı. Ayak kokusu limon kolonyasının keskin kokusuna, içinin sıkkınlığı gün ışığına direnç gösterdi göstermesine ama bu kez harbi başka bir yerdeydi sanki. Şimdi kalkıp danışmaya gitse, “Bu odayı sevmedim, fazla güzel kokulu, değiştirin.” dese muhtemelen zılgıtı yiyip geri dönecek, kapıyı çarpıp küfürleri dizecekti.
Bunları yapamayacağı için derinden bir of çekip kurumuş dudaklarını diliyle ıslattı, Kasımpaşa’daki kiralık odasında uyumadan önce küflü duvarlara göz atarken yaptığı gibi. Havasız yerde, nemden ıpıslak bir koltuğa kıvrılıp uyumanın başka ne keyfi olabilir? Bunu düşündüğünü bilse “Ya bu da olmasaydı?” diye yüzüne vururdu odayı kendisine kiralayan patronu Mıstık. “Parklarda otlanacağına gel üç beş kuruş kazan, sana güzel oda veririm.” demişti pezevenk. Ne iyi adamsın Hacı… Böbreğim durmadan taş üretir. Toplasan bu taşlarla bir oda daha çıkarsın tepeme.
Cam açıldı, içeriye sıcak havayla inceden bir ses de girdi. “Yatışınız mı yapıldı sizin de?” Ragıp perdenin dibinde bir kız sureti gördü. Sandalyede öylece büzülmüştü. Gözleri kızarık, ateş böceği görünümlüydü.
“Evet, maalesef.” insan başka neden gelip de buraya yatsın ki hem? Sırf maksat muhabbet olsun diye sorulur mu böyle canım? Yüzünü çevirdi kız. Uzun uzun esnedi. Hastasının ayaklarına başını yaslayıp uyudu ya da uyumadı, ne yaptığı Ragıp’ı ilgilendirmiyordu. Kaç hasta ve refakatçiyle karşılaşmıştı şimdiye kadar. Hepsi birbirinden mıy mıy… Beni bodrum kata alsalar ne iyi olur vallahi. Şöyle kimseler olmasa…
Dolabın askısında bir takım elbise asılıydı. Böyle cillop gibi ama Ragıp’ın bir kere bile sırtına almadıklarından. Herife bak, grand tuvaletini yanında getirdiğine göre durumu iç güveysinden hallice. Sonra hasta adam bir anda konuşmaya başladı. “Burası bizim koğuş mu?” Koğuş dedi ha! Askeriye mi sandı burayı yoksa mahpushane mi? Bedava yatak, mis gibi çarşaf olduktan sonra asker misin, paşa mısın benim için fark etmez. Ha iki duble eksik, ha bir taş fazla.
Kız kahkaha attı, attı ama anam bacım o bile başka. Bizim nazik Gülsüm dahi bir kahkaha patlattı mı mahallenin kaldırımları yerinden oynardı. Bununki hiç… “Aman baba ne koğuşu? Hastanedeyiz, ameliyattan çıktın.” Kız narkozun etkisiyle titreyen babasının ayaklarına battaniye örttü. Adam sessizce “Vurmayın ayaklarıma, durun, çok acıyor.” diye mırıldandı. İşte o an Ragıp’ın içi cız etti. Bir uğultu girdi kulağına, beyninin kıyısında eski bir bodrum kapısı açıldı. Rutubet, barut, ter kokusu… Elinde silah, karşısında gözleri fal taşı gibi açılmış bir adam. Parmağı tetiğe dokunur dokunmaz kurşun adamın topuğunu parçalamıştı. Adam yerde kıvranmış, “Anaaam!” diye inlemişti. Şimdi bakıyordu da yan yataktaki hastaya… Terli, yüzü buruş buruş, o iniltide yıllar öncesinin yankısı vardı. Ragıp’ın gözünde bir görünüp bir kayboluyordu benzerlik: Bir bakıyordu aynı adam, bir bakıyordu bambaşka biri. “Ulan Ragıp,” dedi kendi kendine. “Senin kafa mı gidiyor ne? Her yaşlıyı benzetip durma artık. Yılların günahı işte, gözünde canlanıp duruyor.”
Ama ne kadar azarlasa da kendini, olmuyordu. İçindeki ses susmadı, uğultu kesilmedi. Hastane odasının loş ışığında, Ragıp hem yan yataktaki bankacının nefesini hem de yıllar önce sıktığı kurşunun uğultusunu aynı anda duydu.
Sandalyeye oturdu kız, oturmadı da sanırsınız düştü. Zaten bir parça. Bu defa yönünü Ragıp’a çevirdi. Simsiyah saçlarının üzerinde gri tutamlar sıralı duruyordu. Ya gözleri? Sanki içine zeytin kaçmıştı. Ragıp telefonunda izlediği videolara o kadar dalmıştı ki kızın kendisini süzdüğünü fark edince şaşırdı. Kafasını kaşıdı, sağ ayağıyla sol ayağının parmak uçlarını yan yana getirdi. “Marika’ya benziyorsun. Onun da seninki gibi kapkara gözleri var.” Birdenbire ağzından çıkıverdi bunlar. Zihinden her geçen söylenmez ki oğlum.
“Bana mı dediniz? Hem kim ki o?”
Ragıp, Marika’dan bahsedince neşesi yerine geldi. “Esas adı Melike. Mardinli Melike. Ama dans edince Marika olur. Öyle de güzel kıvırır ki… Cumaları çıkar bir tek. Paralılar gelsin ister.” Kız kollarını birbirine bağladı. Elbisesinin askılarında sıra sıra boncuklar vardı. Hiçbir şey demeden kalkıp sandalyesini cam kenarına götürdü. Alaylı bir gülücük attı Ragıp. Kıskandı mı ne?
Hazır Marika demişken, Ragıp vuruktu ona. Mıstık onu müzikhole ilk götürdüğünde masaya gelmişti Marika. Siyah uzun saçlarını bir omzundan diğerine savururken Ragıp’tan ateş istemiş, usulca yanına ilişmişti. Ragıp bu endamlı kadının kedere değmiş haline acımış, memleketinden birisiymiş gibi yakınlık hissetmişti. En iyi arabesk şarkılarının kadınına bir kere bile farklı yaklaşamamasının sebebi buydu. Yoksa çoktan işi pişirir, yaşadığı tek gözlü odaya indiriverirdi memleket çiçeğini.
Üstelik onu türlü beladan kurtarmış, tehlikelerin önüne atılmaktan geri durmamıştı. Bir gece kadının kafasına silah dayamışlardı da bizimki hemen kapanmıştı herifçioğullarının üzerine. Alnındaki bıçak yarası ondandı. Yarasından öperdi Marika onun. Hem öper hem şarkı söylerdi. İşte o sırada Ragıp kayıp çocukluğunu hatırlar, para kazanmak için muavinlik yaptığı otobüslerin tozlu tekerlekleri gibi zihni döner dururdu. Çocuk olmamıştı hiç. Anasının karnından çıkar çıkmaz koca adam oluvermişti resmen. Tam bir sevgi yoksunuydu. Azıcık okşamıştır anası saçlarını belki. Başını Marika ’nın dizlerine koyduğunda sıcacık duygular sarardı bedenini. Ah Marika, ne vardı ölecek?
Yan yatakta mırıldanmalar, sızlanmalar, bir rahat vermeyecek her türlü gürültü bir anda yaşanmaya başladı sanki. “Yazım çıkmış, uzak şubeye vermişler, susadım az su ver, kıymayın bana, çocuklar küçük, anaları da yok, değişmeyin yerimi, üşüyorum, hemşireyi çağırsana.” diye bir şeyler söyleniyordu bizim hasta. Allah’ım, etkisi de amma uzun sürdü bu narkozun. Kız da maşallah hem sabırlı hem kibar. Tam bir memur yavrusu.
Adam inatla sürdürdü sayıklamalarını: “Banka hesapları, sürgün, vatan haini dediler, ne yaptım ki ben? Koğuş rutubet kokar, siyasetten yattık biz, on yedisinde hiç mahpusta yatılır mı? Darbe oldu, sokağa çıkamadık.”
Kız usulca battaniyeyi düzeltti, tane tane konuştu:
“Baba, tamam… Burası banka değil, cezaevi de değil. Hastanedeyiz, ameliyattan çıktın. Sakin ol.” Ragıp gözlerini tavana dikti, adamın yarı uykulu, yarı baygın sesine kulak verdi. Banka, koğuş, sürgün hepsi birbirine karışıyordu. “Ne hayatlar yaşanmış da haberimiz olmamış.” diye düşündü kendi kendine.
“Baban bankacı mı?” diye sordu Ragıp sesini duyurmak istercesine büyük harflerle. “Hımm, evet, öyledir.” Saçlarının kıvrımları görünüyordu kızın yalnız. Ne vardı şöyle geçse karşıma otursa. “Hayatımda hiç bankacı görmedim, hoş bankayla pek işim de olmaz zaten.” Ragıp anlamsızca attı ortaya lafı. Belki olur da muhabbet başlar diye. Gün uzundu çünkü. Her dakika adamın konuşmalarını mı dinleyecekti?
Kapı açıldı o esnada. İçeriye hemşire ve birkaç asistan doktor girdi. “Nasılsın bey amca, ağrın sızın var mı?” diye sorunca kızı yanıtladı. “Kendine gelemedi Doktor Bey. Hep eskileri sayıklıyor, ne zaman geçer acaba?” Doktor iki elini arkasında birleştirdi. “Şimdiye geçmiş olması lazımdı, ilginç. Efendim nasılsınız, iyi misiniz?” Sesini de yükseltti mendebur suratıyla. “Koğuş çok kalabalık uyuyamıyorum, başka yere gönderin. Görüşmecim geldi mi?” Doktor gülümsedi nasıl olduysa. Kıza döndü. “Kendini başka yerde gibi hissediyor, neyse ilişmeyin düzelir.” Doktor bu defa Ragıp’a doğru yöneldi. “Gene beraberiz, iyi alıştın sen de buraya ha.” Nasıl da gevrek gevrek konuşuyor. Can bu efendim, acımasa dayanmam kapınıza. “Stent takılacak böbreğine, artık daha az gelirsin.” tam da böyle söyleyip çıktı doktor odadan.
Kız termostan çay doldurdu iki cam bardağa. Elleri titreyerek uzattı karşısındaki tuhaf bakışlı adama. Ragıp’ın gördüğü suret, yüzüne çarpıp uçuşan pembe bir buluttu da o bulutun belirsizliğinde sıcak esen bir yelle hemhal oluyordu sanki. Ne araba farı ne pavyon ışığıydı bu pembenin içine kaçan. Sevecendi kız, merhametliydi belli ki. Bir bardak çayı, üstelik cam bardakla önüne sunması şimdiye kadar hiç bulamadığı, hatta belki de hiç tadamadığı bir ilgiyi de beraberinde getirdi. “Şekerin de var mı?” diye sordu. “Hay Allah, o yok.” demesiyle koridora koşması bir oldu kızın. Bir süre sonra elinde bir avuç küp şekerle geri döndü, adamın yanı başına bıraktı. Ne güzel şeydi birisinin kendisini mutlu etmesi. Tam teşekkür edecekti ki telefonu çaldı. Arayan Mıstık.
“Naptın lan, işlem tamam mı? Yarın işe gel ha, oyalanma. Atölyeyi su bastı, parçalar suda yüzüyor. Bak anam avradım olsun, işten kaçarsan korum kapının önüne.” diyor. Parmaklarını sıktı Ragıp. Sonra “Pezevenk!” diye bağırdı. Üç kuruş paraya beni kendine köle ettin be, taş üstünde uyumaktan bu hale geldim, senin de işinin de… Söylenirken ağzından çıkan tükürükler odanın loş ışığında bir oyuna dönüyordu. Yattığım yer rahat be adam, keşke her gün bir taş düşürsem, ekmek elden su gölden. Kumaş toplarının arasında her geçen gün küçüldüğünü, gücünün artık yük taşımaya yetmediğini, sıcak bir döşekte günlerce hatta haftalarca bile uyuyabileceğini anlatmıştı bir gün Mıstık’ın karısına. Kadın sözde kıyamıyor ya kendisine ama aslında gönlü onda, bu yüzden her gün en lezzetlisinden yemekleri taşırdı atölyeye. Ragıp’ın derdi yemek değil tövbe, kendisi için yapılan şeyin ta kendisi. Şu pıtırcığın uzattığı çay kadar kıymeti var.
Neden sonra kendine geldi bankacı. “Su istiyorum. Sıkıldım. Odada başka kimse var mı?” dedi. Ragıp hemen atıldı. “Ben varım dayı, hastanenin yabancısı değilim, sık sık geliyorum.” Hasta adamın gözlerinde kirpiklerinin arasından kırpışan alevden bir parça vardı, yanıp sönüyordu adeta. Gülümseyince o alev parçası kayboldu, sanırsınız yüzüne gün doğdu. Ne temiz adamsın be dayı, nasıl kesti doktorlar seni anlamadım ki?
Kapı gıcırdayarak aralandı, içeri hemşire girdi. “Oo hastamız kendine gelmiş.” dedi sertçe. “Birkaç saat su ve yemek yok, anlaşıldı mı?” Başını salladı bankacı. Devlet hastanesine de çalışanlarına da itimadı yüksek besbelli. “Hiç sevmem hastane ortamını.” dedi sonra Ragıp’a dönerek. “Otuz sene çalıştım, yetmedi hafta sonları işportacılık yaptım, inanır mısın kardeşim bir kere hasta olup hastanelere koşmadım.” Dayı anlaşılan adam gibi adammış ha. “Vay anasını.” dedi Ragıp dudağını büzerek. “Para kazanmak öyle kolay mı? İki çocuk büyüttüm, aç kalmasınlar, okusunlar diye gece gündüz demedim hep çalıştım. İşleyen demir pas tutmaz.” diye devam etti bankacı. Tutmaz. Tutmaz tabii de anam bacım muavinlikten konfeksiyonlara, bilemedin köprü altlarında simit satmaya kadar yolu var bunun. Öyle masa başı iş gibi kolay değil hiçbir şey. “İş çok çalışmak değil tabii. İş namusunla, vicdanınla çalışmak. Çalmadan çırpmadan, yanlış yapmadan.” Eliyle bedenini gösterdi adam. “Neler gördü bu cüsse, haberin var mı?” O sırada kızı saçlarını toparlayıp yüzüne kolonya sürdü. “Gidip sana gazetelerini alayım yoksa dayanamazsın.” dedi. Gazete okumaya dayanamamak nasıl bir şey ki? Şöyle duvara asmalık güzel hatun resimleri olsa neyse. Yaşlı başlı adamsın okumak senin neyine be dayı?
Kapı açıldı, içeri bir gölge süzüldü. Etine dolgun bir kadın çıktı ortaya. “Lan sibop, gene bulmuş götün dayanacak yeri ha, bi’ bakayım dedim bizimkinin yeri nasılmış diye. Senin lavuklar söyledi burada olduğunu, işe çıkarken uğradım. Kötü mü ettim lan, insan bir hoş geldin der.” Ragıp bir süre donuk baktıktan sonra ayağa kalktı. “Geç otur.” dedi buz gibi sesle. Düş yakamdan demişti en son görüştüklerinde. Parkta kimsecikler yokken iki şişe birayı gömmüş, ardından Zeliş kadının dizlerine başını yaslayıp horul horul uyumuştu. “Gelme yanıma, istemiyorum seni.” diye mırıldanmıştı Zeliş kadına. Ragıp öfkeyle bakıyordu şimdi. “Ne işin var, ne diye geldin?” O esnada bankacı çekindi, ne yapacağını bilemeden perdesini çekti. “Cebine mangırları koyarken böyle demiyordun, noldu ha?” Kadın bir güzel girişti Ragıp’a hiç utanmadan. Hastanede değildi de bulvarda bağırıyordu sanki. Tarlabaşı’nın çiçeği, namussuz. Derken Ragıp’ın yakasını tuttu sıkıca. “Cebine doldurduklarımı geri ver o halde.”
Onlar öyle didişirken içeri elinde poşetiyle girdi kız. Karşısında saçları oksijenden turuncuya çalmış kabarık saçlı kadını görünce şaşırdı. Usulca geçip babasının yanına gitti. “Bana bak” dedi Zeliş. Parmaklarını şıngırdatıp gerdan kırdı. “Aha da böyle oynarken karşında, hoşuna gidiyordu ama dimi?” başını bir anda bankacıya ve kızına doğru çevirdi. Daha iyi görmek için de perdeyi araladı. “Yalnız değilmişsin bak, komşuların da varmış.” İyice utandı bankacı. Hep utanır kadınlardan ya zaten. Vaktiyle çalıştığı şubeye ilk atandığında çoğunluğu kadın diye yemekhaneye bile inmemiş akşama kadar aç kalmıştı. Göz göze bile gelemezdi hiçbiriyle. Bacı, kardeş diye hitap eder, her hareketine dikkat ederdi. Hele böyle feleğin çemberinden geçmiş bulvar güllerinden de bir ürkerdi ki. Bir defasında yolu Dolapdere’ye düşmüştü de düşmez olaydı. Kadının biri peşi sıra onu takip etmiş, uygun bir anda yamacına sokulup “Çok üşüyorum beni bir yere götür.” demiş bizim bankacı korkuyla topuklamıştı o yokuşu. Ragıp çabucak kalkıp kapıyı açtı. “Hadi şimdi naş, buralar sana uygun değil.” Zeliş kendisini dikkate almayınca bu defa bileğinden tuttu Ragıp kadının. Tutmakla kalmayıp kapı dışarı etti.
“Kusura bakmayın nolur, rahatsızlık verdik.” Nasıl olduysa kibarlığı tuttu Ragıp’ın. “Biz çulsuzların hali böyle işte dayı. Ben de senin gibi kodaman olsaydım önüme iyileri çıkardı.”
Hasta adam başını çevirip güldü. “Aman kardeşim ne diyorsun, benim kodamanlığım mı var sanki? hem öyle deme, bak ben yıllar evvel bu sistemi eleştirirken kodaman diye söylendim, neredeyse sicilimi bozuyorlardı. Aman kardeşim senin de benim de yaşadığımız hep başımızdakilerden.”
Ragıp bankacıya baktı, içi karıştı. Herifin yüzü tuhaftı, sanki yıllar önce ayağına sıkıp devirdiği adamlardan birine benziyordu. Kaşları çatık, dudakları titrek, ürkek… Aynı kareler, aynı sahne.
Ama sonra adamın omuzlarına, duruşuna baktı. Omuzları öne eğikti, belli ki hayatın yükünü taşımıştı. Masa başında çalışmış belki ama insanlık işini bilmiş, alın teriyle yaşamış biriydi.
Ragıp içinden sövüp sövüp başını yastığa yasladı:
“Ulan, lanet olsun, ne tuhaf dünya… Ayağına kurşun sıktığım adamlardan biri gibi duruyor ama baksana, bu adam başka. Helal olsun be… Emekçi, adam gibi adam.”
Ragıp derin bir nefes aldı, dizlerini çekip oturdu. Pencerenin kenarındaki gün ışığı yüzüne vuruyordu. Hayatını, yaptıklarını ve yapamadıklarını düşündü. Belki hiçbir zaman tam anlamıyla temizlenemeyecekti ama en azından gözleri önünde bir insanın, emeği ve onuruyla ayakta durduğunu görüyordu.
Ve o an, Ragıp küçük bir gülümsemeyle kendi kendine mırıldandı:
“Belki de her şeyin bir anlamı vardır… Hem de böyle tuhaf, karmaşık bir dünyada.”
Sedyeyi itti hasta bakıcı. “Hadi önlüğü giyin, alacağız seni.” Çabucak giyinip sedyeye oturdu. Tekerleklerin takırtısı koridorda yankılandı. Tavandaki floresanlar bir yanıp bir sönüyor, Ragıp’ın göz kapaklarının ardında başka ışıklar beliriyordu. Bir lambanın altında Marika göründü sanki; saçlarını omuzdan omuza savuruyor, masanın kenarına ilişip ondan ateş istiyordu yine. Koridor daraldı, daraldı derken Dolapdere’nin müzikhollerinden birine dönüştü. Limon kolonyasının kokusu bu kez rakıya karıştı, beyaz çarşaflar kadife perdeler oldu. Ragıp başını arkaya bıraktı, alnındaki eski yara yanmaya başladı. “Ah Marika,” diye mırıldandı. “Ne vardı ölecek…”