Elektrikçi Serhat Bey bir türlü gelmiyor. Salondaki koca avize azıcık yanıyor ve bu durum hepimizi rahatsız ediyor. Konuklarım var ama bu ışık olmadığı için yüzlerini dahi göremiyorum. Dışarıdaki hava karardıkça içerideki karanlık da aynı oranda artıyor. Yan taraftaki açık mutfaktan, ocak üstü ışığından yararlanmaya çalışıyorum; bir yandan da mutfak tezgâhının üzerindeki küçük abajurun mavi ışığına dalıp gidiyorum ama nafile, olmuyor.
Herkesin yüzü gölgeler içinde kaldı. Herkesin şimdiki zamanı gölgeli ve haritalı. Herkes coğrafi bir yere dağılmış durumda. Öyle olunca, bir arkadaşımın önerisini dinliyorum ve masanın üzerinde cılız bir ışıkla tutunmaya çalışan avizenin ampulünü değiştirmeye karar veriyorum. Sen misin paradigmayı değiştiren? Bir anda evin bütün sigortaları atıyor.
Bu ne ya! Ama olan oldu işte. O zaman Serhat Elektrik’i –yani dolayısıyla Serhat Elektrik’in sahibi Serhat Bey’i– çağırmak kaçınılmaz oluyor. Fakat Serhat Elektrik, İstanbul’un bütün elektrik işlerini çözmüş ve çözecek olan bir edayla hem dükkân hem de sahibi olarak öyle bir havada ki… Randevu istiyorum ama Serhat Bey aynı havasını devam ettirerek “Maalesef gelecek ayım dolu.” diyor.
Offf… Şimdi ben karanlıkta mı kalacağım? Üstelik Serhat Bey, o sırada, “Karanlık iyidir; ışığın kıymetini anlatır.” diye bir laf etmesin mi… Öyle görünüyor ki Serhat Elektrik’ten vazgeçeceğim. Ama başka bir elektrikçiye güvenebilir miyim?
Adım gibi eminim. O başka elektrikçi, artık adı neyse, Süha olabilir, Serhat Bey’den beter bir havayla salına salına gelecek, bütün sigortaları değiştirecek, onaylatacak… Hatta aylar önce bozulan çamaşır makinesi prizine de aynı müdahaleyi yapacak. Yapma etme Süha Bey derken diğer odalardaki yanmayan ampullere de benzer “atılımlar” gerçekleştirecek. En sonunda da “Bu evin bütün sigortaları değişmeli,” diyecek. Hatta işi abartıp bütün binanın sigortalarının değişmesinden bile bahsedecek. Elektriğin hepimiz için bir nimet olduğunu ısrarla vurgulayıp sonrasında kocaman bir fatura dayayacak. Süha… Hırsız herif.
Serhat Elektrik’in ise bu tiplere karşı şöyle bir avantajı var: Ne yaparsa yapsın dürüst. Ukala ama dürüst.
Bir keresinde onu çağırmıştım. Çağırdıktan yaklaşık on beş gün sonra geldi. Tam evden çıkacakken kapıda belirdi. Üstelik öyle bir ekipmanla gelmişti ki, “Aç kapıyı, ben geldim!” havasındaydı. “Serhat Bey, ben çıkıyorum,” deyince bozuldu: “Hem beni çağırıyorsunuz hem de evde oturmuyorsunuz,” demeyi kendine borç bilmişti. Mesleki etik!
Sonunda ne oldu? Tam çıkacakken vazgeçip içeri girdim ve Serhat Bey’in gelmişken hepsi yapılsın diskuruyla, yok tuvaletin üstündeki ışık, efendim şu kıytırık abajurun ampulü, şunun tutmayan duyu derken bir sürü şeyle uğraşmak zorunda kaldım. Aslında duydan yola çıkarak bütün aktivitelerimi duygusal bir boşluğa dönüştüren bir hareketti bu. O gün gitmem gereken etkinliğe geç kalmıştım ve maalesef insanlara rezil oldum. Kimseye de elektrikçinin on beş gün sonra çat kapı geldiğine ve beni sözleriyle taciz ettiğine inandıramadım tabii. “Hadi oradan,” dediler. “Bizde senin yalanlarına inanacak göz var mı!” Uyanıklar. Dünyadaki en “uyumayan” ekip sizsiniz, tamam.
Velhasıl iş uzayacak. Durum böyle olunca bu seferki karanlığa alışmalıyım diye düşünüyorum. Öyle ya, Serhat Bey yine tam evden çıkarken, garip bir zamanda karşıma dikilecek ve “Ben geldim!” diyecek. Onun gelmesi tamam da ben o sırada kim bilir hangi duyguda, nerede geziniyor olacağım? Böyle bir karşılaşma istemiyorum canım. Böyle bir zamansızlık istemiyorum. Böyle bir erteleme istemiyorum. Olacaksa olmalı; olmayacaksa… Herkes kendi yoluna gitsin lütfen.
Karşımda, gölgeler içinde oturan konuğum diyor ki: “Belki böylesi daha romantiktir. Acaba bir mum mu yaksak?” Mum yakmak faydalı aslında. Mum yakalım. Mumları yaktık, oturuyoruz. Gene bir şey değişmedi. Işığa dair, Goethe’yi çağrıştıran o beyhude cümleleri tekrarlayıp duruyoruz. Sonunda “Bari çay içelim,” diyoruz. Çay içmek iyi geliyor.
Işıksız, gölgeli… Ve birazdan ikindi vaktiyle birlikte iyice çökecek olan karanlığa doğru tereddütlü bakışlarımız devam ederken birimiz diğerine hayatın engebelerini anlatmaya devam ediyor. Biri bir diğerine, biri bir diğerine… Öylece devam ediyoruz.
Bakıyorum, ışıksız halim Serhat Elektrik’le olan iletişimsizliğimden daha katlanılır görünüyor. Onu anlatmak yerine başka bir şey anlatıyorum: Bir keresinde bir plajda, bir sahilde yaşadığım güneş tutulmasını… Bu iyi oldu bak. Kafam dağıldı. Başlarım sana Serhat.