Tam da parladığını hissettiği bir anda, iş dünyasının karanlık dehlizlerinden uzanan eller, o ışığını söndürmeye, ondan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Görüyordu, biliyordu. İçindeki parıltıyı karartmak için sistematik bir çaba vardı. Ve o, şimdilik, yapabildiği tek şeyle baş başaydı: İzlemek. Işığını, ailesini, çocuklarını elinden almak isteyenleri izlemek.
Kötülük… Peki, kötülüğün bir sınırı var mıydı? Ona zerre kadar zararı dokunmamış, sıfırdan, tırnaklarıyla kazıyarak bir hayat kurmaya çalışan birini neden hedef tahtasına çevirirlerdi? Hangi vicdan buna izin verirdi? Bunu anlamak mümkün değildi. Belki de asıl soru herkesin kendi vicdanına sorması gereken şuydu: Sen yapabilir miydin?
Peki, o ne yapacaktı? Duraksamak yoktu. Yolu ışıktı. Sürekli, amansız bir ışık. Düşman nereden vuracağını biliyordu; öyleyse o da nereden ışık saçacağını bilecekti. Bu ışığı saçmanın yollarını arıyordu ve bu yolda, her taşın altında bir umutla yürümeye devam ediyordu. Çünkü o, ışığını en güçlü kaynaktan alıyordu. Kimsenin o kaynağı kurutmaya, o ışığı söndürmeye gücü yetmemişti, yetmezdi de. Rabbi onun ışığıydı, şükürler olsun.
En güzel günler belki henüz gelmemişti, ama yüreğinde onların geleceğine dair sarsılmaz bir inanç vardı. Nice zamandır “bir gün mutlaka” diyerek kurduğu tüm hayallerini, içindeki o kıvılcımla canlı tutmuştu. Şimdi o kıvılcım bazen can çekişiyordu; titriyor, zayıflıyor, eski bir gece lambası gibi… Gazı azalmış, alevi ürperiyor, sönme korkusu etrafı sarıyordu. İşte tam da o an, daha sıkı sarılmalıydı ona.
Çünkü içindeki ışık sönerse, umudu biterdi. Umut biterse, o da en değerli parçasını kaybederdi. Hayata her daim sımsıkı tutunmuştu, son nefesine kadar da tutunacaktı. Anlamıştı ki her şey bir sınavdı; mühim olan sınava girmek değil, nasıl çıkacağını bilmekti. Belki de bu yaşına kadar öğrendiği en değerli ders buydu: Işığına sıkı sıkıya sarılmak.
Onu bir meşale gibi taşımıştı hayatı boyunca. Dört nala koşmuş, bir yerlere yetişecekmiş gibi yaşamıştı. Attığı her adım, ışığı söndürmemek, onu daha da güçlendirmek içindi. Tüm çabası, o ışığı özgürce saçabileceği güzel günlere ulaşmaktı. Ve inanıyordu ki bu çaba yalnızca onun değil, tüm kadınların ortak ışığıydı. Unutmamalıydı, dünya ancak kadınlar mutlu olduğunda gerçekten yaşanılası bir yer haline gelirdi.
Öyleyse haydi, bütün kadınlar el ele, gönül gönüle verip ışıklarını saçmaya devam etmeliydiler. Işıklarını, umutlarını, sevdiklerini korumalıydılar. En güçlü ışığı verenden alarak, hiç korkmadan, hiç yılmadan parlamaya devam etmeliydiler.
Işıklı günlere.