Dalgalar otuz saniyede bir gelecek, otuz saniyede bir duracak demişti. “Geliyor, hadi hazırlan.” diyor, gelmeden önce anlıyor, nasıl oluyor? Ciğerlerimdeki bütün havayı boşaltana kadar bağırıyorum; sanki dünyadaki bütün kadınların çığlıkları bu nefeste taşıyor. Sessizliği seçmek zorunda kaldığım bütün anların intikamı bu çığlıkta alınıyor. Koridorları inletiyorum. Dolunay izliyor bizi, bir Temmuz gecesi sıcağında cırcır böcekleri bile suskun bekliyor.
“Tamam.” diyor doktor, kuzu gibi sessizleşerek kapatıyorum gözlerimi. Açtığımda “Sabah oldu mu?” diye soruyorum. Öyle uzun bir rüya gördüm ki on saniye uyumuşum. Bir aynaya bakıyorum, yansıyan görüntüde ben yokum. Sadece maviliğe uzanan uzun bir yol var karşımda.
Bir adım atıyorum ve bitiyor, yürüdükçe taşlarla yeniden örüyorum. Dikenleri temizliyor, engelleri kaldırıyorum ve ufka doğru uzuyor yol. Yorulmak bilmeden devam ediyorum, sonsuz mavilikte beliren gökkuşağının altından geçerek spotlar altında beyaza kırılan gerçekliğime geri dönüyorum.
Sessizlikten yakınıyorum. “Niye konuşmuyorsunuz?” Şarkı istiyorum, bu anın büyüsü şarkılarla tatlansın.
Laf olsun diye burcumu soruyor doktor. Yengeç. “Halbuki aslan gibisin.” diyor. Gülüşüyoruz. Yirmi saniyelik sohbet yeni bir dalga ile sonlanıyor. “Haydi hazırlan, tekrar!” Şimdi dünyanın bütün suskun çocukları için bağırıyorum tüm gücümle. Çığlıklarımla örüyorum taşları, rengârenk bulutlar yakalıyorum onlara, sonrasında ömürlük anların sırrını saklayan rüyalarımı anlatıyorum on saniyelik uykulardan.
Gökyüzü şahit, Second Waltz arkada aheste aheste çalıyor, avazım çıktığı kadar yakıyorum dünyayı, yüz elli yarım dakikada, rüyalar ve çığlıklar arasında yüz elli kere dönüyor akreple yelkovan. Ve dolunayın kollarında dans ederken yıldızlar, köklerimi daha bir salıyorum toprağa, sımsıkı tutuyorum yeraltında her ne varsa. Yer yüzüne taşıyacak koca nefeslerle varlığımı buluyorum ve sonra göğe uzanan kollarımda hayatımın kaynağı oğlum geliyor dünyaya.