Saliha’yı bulduğunda parkta bir başına oturuyordu. Ayakkabısının ucunu yere sürtüyor, dalgın gözlerle etrafa bakıyordu. Sessizce “Kedi yok.” dedi kendi kendine konuşur gibi.
“Eflatun mu kayıp yine?”
Başını aşağı yukarı oynattı.
“Bakkal Ali’nin oradadır belki. Tost yiyen çocukları gözlüyordur ya da balıkçıdan bir istavrit çalmış, kuytuda afiyetle yiyordur.”
Bu olasılıkları ölçüp tartıyormuş gibi önce kaşlarını yukarı kaldırıp sonra gözlerini kısıp karşıya bakmaya devam etti. Hafif bir esintiyle sallanan yaprakların arasından güneş bir görünüp bir kayboluyordu.
“Parkta en çok bu bankı sever haspam. Öğlen güneşi vurunca göbeğini açıp uzanır. Sonra bıyıklarını tarar, kendine çeki düzen verir. Ne kadar aklanıp paklansa da yatıya kalmak için anneni bir türlü ikna edemez. Bir keresinde hediye olarak bir fare yakalayıp getirmiş, bahçede ayağının önüne bırakmıştı da annen nasıl çığlığı basmıştı.”
Saliha, kafasını kaldırıp ona baktı bu sefer, haylaz bir gülümseme yayıldı yüzüne.
“Nasıl bağırmıştı, değil mi?”
“Evet, garibim de çok korkmuş, fare bir yana o bir yana kaçışmışlardı. Annen bir süre Eflatun’u her gördüğünde süpürgeyle kovalamıştı. Neyse ki zamanla yumuşadı da bizimki tekrar bahçeye döndü.”
“Bir kere de hani çamaşırlara pati basmıştı.”
Parmağıyla elinin üstüne vurdu birkaç kez, sonra devam etti:
“Annem nasıl kızmıştı değil mi?”
“Saliha, elin buz gibi, üşümüşsün. Hadi, artık eve dönelim. Hem belki Eflatun, sizin kapının önünde bekliyordur.”
“Bekliyor mudur?”
“Bekliyordur tabii, acıkmıştır da hem.”
Banktan kalkarken Saliha’nın eldiveni kucağından yere düştü. “Ben alırım canım” dedi, eğilip eldiveni aldı, ona uzattı. Diğer tekine bakmak için bankın arkasına yürüdü. Yıllar önce Eflatun’u gömdükleri çınar ağacının dibinde duruyordu.