Bahçeden gelen sese kulak verdi. Ya da ses duyduğunu sandı. Bir süredir görmeye ve duymaya meyleden duyu organları ile kıyasıya mücadele ediyordu. Kuru dallardan yükselen çıtırtılar üzengi kemiğinden yansıyan ses dalgalarına dönüştü. Dışarda gezinen biri vardı. Terasa açılan cam kapıya yöneldi. Kış soğuğuna yalnızca parıltısı ile eşlik eden güneş gözünü alınca, kafasını hafifçe yana çevirdi. Işığa alıştığı sanısıyla yatak odasındaki sürgülü kapıyı açıp terasa çıktı. Annesinin bir sene önce diktiği limon ağacının dibinde eflâtun bir eldiven duruyordu. Çekmecede sakladığı tek eldivein aynısıydı bu.
“Anne, eflâtun eldivenimin tekini gördün mü?”
“Kartopu oynarken onları takmamış mıydın? Bahçeye bak, odana bak.”
Her yere bakmış ama bulamamıştı. Bir kedi ya da köpekleri olsaydı, alıp sakladı diye ondan bile şüphelenirdi. Gözyaşları aktı akacak göz pınarlarında birikmişti. Annesi: “Üzülme aynısından alırız,” demişti de aniden dünyaları başlarına yıkılmıştı. Ancak annesinin canını düşünebilmişlerdi. Hayat, sunduklarını kendi yöntemince geri alıyordu. Annesi, eldiveni, bahçede yaptığı kardan adam… Neyse ki annesinden yadigâr limon ağacı dimdik duruyordu.
Eldiveni ağacın dibine kim bırakmış olabilirdi ki? Alıp yatak odasındaki komodine gitti. Çekmeceyi açınca eldivenin eşinin hâlâ orada olduğunu görüp sevindi. Şaşkındı. Çok sevdiği eldivenlerin ikisi de avucundaydı. Mucizelere inanırdı inanmasına ama bu metafizikle bile açıklanacak durum değildi. Birden rüzgâr çıktı, pencereden esen yelle perdeler havalandı. Mavi bir kelebek omuzuna kondu. Kış ortasında! Annesinin cenazesinde omuzundan ayrılmayan kelebeğin benzeriydi. Kelebek omuzundan havalandı, eldivenin üzerine yerleşti. İçinden göz kırpan bir kâğıt parçası dikkatini çekti. Usulca çekti, çıkardı.
“On beşinci doğum günün kutlu olsun canım kızım.”