Çocukluğumuzdaki gibi eğlenceli bir hafta sonu geçirmek niyetiyle yayla evinde buluştuk abimle. Eşyalarımızı yerleştirir yerleştirmez kendimizi dışarı attık. Niyetimiz Domuz Pınarı’na kadar yürümekti. En az yirmi yıl olmuştu gitmeyeli.
Nisan güneşine kanmayıp sıkı giyinmiştik, elimizde eldivenler, ayaklarımızda miflonlu botlarla yürüyüşün keyfini çıkarmaya koyulduk. Etraftaki her şey bıraktığımız gibiydi, evler, bahçeler, köşe başındaki çeşme…
Bir süre sonra ormana ulaştık. Burada yol ikiye ayrılıyordu, patikalardan birini seçmemiz gerekiyordu. Abim soldan gidelim dedi, bense sağdan. Epey tartıştıktan sonra soldakinde karar kıldık.
Yol çok tanıdıktı, Domuz Pınarı’nı bulmamız zor olmadı. Dev çınar ağacının altında gürleyerek akan suyu görünce yüzümüze kocaman bir gülümseme yayıldı. Çocuk gözlerimizle bakar olduk etrafa. Çok vakit geçirmiştik bu pınarın başında, buz gibi sularından içmiş, önündeki havuza atlayıp yüzmüş, çınarın gölgesinde uyuklamıştık.
Eğilip yüzümüzü yıkadık önce. Suyun üzerindeki çiçekleri görünce kafamız kendiliğinden yukarı çevrildi. Ağaç eflatuna çalan çiçeklerle donanmıştı. Abim “Bu ağacının çiçek açtığını bilmiyordum” dedi. “Unutmuşsun sen” dedim bilmiş bir ses tonuyla,” Bir salkımını koparıp anneme götürmüştük bir keresinde.” “Doğru” dedi abim gözü çiçeklerde, “Çok sevinmişti annem”
Epey bir zaman geçirdik Domuz Pınarı’nda. Sonrasında dönüş yoluna geçtik. Adımlarımızı hızlandırmıştık zira köy kahvesine uğrayıp birer çay içmek istiyorduk.
Kahveye vardığımızda akşamüstü olmuştu. Köylüler yabancı bir yüz görmenin heyecanıyla etrafımızı sardılar.
“Nerden geliyorsunuz?” diye sordu bir tanesi.
“Domuz Pınarı’ndan” dedi abim.
Elimdeki çiçeğe dikti biri gözlerini. “Nereden kopardın bu çiçeği?” diye sordu.
“Pınardaki çınar ağacından” dedim.
Hepsi beraber gülüştüler. “Siz Kestane Pınarı’na gitmişsiniz” dedi yaşlıca olanı. “Oradaki at kestanesinin çiçeği bu, muhtarlık yeni açtı altındaki pınarı. Sizinkine sağdaki yoldan gidilir.”