İstanbul'da doğdu.
Gazetecilik eğitimi aldı.
Gazete ve dergilerde çalıştı.
Deniz gönüllüsü ve suların, sellerin, okumanın-yazmanın öğrencisi...

Gece yarısı ter içinde uyandı. Anlı ve boynu sırılsıklamdı. “Kâbusmuş…” diye mırıldandı yarı uykulu. İçinde tuttuğu soluğu üfledi taaa ötelere. Ne kadar güçlü üflerse kâbusunu o kadar uzaklaştırıyor gibiydi.

Büro Müdürü Aycan G. onu azarlarken “Çöp bunlar!” diyerek yazılarını masasının üstüne vuruyordu.

O hafta için belki dört beş haber dosyası getirmişti. Yine beğendiremiyor, işinin beğenilmemesinin yanı sıra bir de olmadık azara, hakaretlere ve aşağılamalara maruz kalıyordu. Yalnız olsa iyi, tüm arkadaşlarının gözü önünde, haber toplantısında…

Hemen her toplantı böyleydi. Aycan G.’nin katılmadığı toplantılarda Büro Şefi Nurcan olurdu. Gerilimden uzak, güzel geçen toplantılardı onlar. Herkesin dağarcığındaki işleri konuşulur, görüşülür, tartışılırdı. Yeni sayıya girecekler ve girmeyecekler ayrılırdı ama ne kırgınlık ne azar ne de üzüntü olurdu. Haberleri girecek olanlar hafifler, alacakları kısa molayla dinlenmeyi hak ederlerdi. Diğerleri de yallah çalışmaya…

Onun işi sınıfı geçerse sevinemezdi hemen. Beklerdi Aycan G.’nin odasından kağıtları masaya vurula vurula ters geri gönderileceği anı. Hep de korktuğu olurdu. Sadece bir kez makûs kaderi yenilmiş, haberi kapak konusu olmuştu. Zaferine inanamamıştı.

Pazartesi toplantısında masasında gururla otururken sarı zarf önüne savrularak konmuştu. Aycan G. onun da işine son vermişti.

Eşyalarını sessizce çekmecelerinden çıkarıp masasını toplarken arkadaşı Mahmut, “Nasıl böyle sakinsin?” diye sormuştu.

Aradan otuzdan fazla yıl geçmiş, Aycan G. ölüp gitmişti ama o, bu gece avazı çıktığı kadar isyan ederek bağırmış, sırılsıklam terlemiş, kâbusunu görmüştü. Aycan G.’nin gırtlağını sıkmış, sıkmış, sıkmış, adamın yüzü patlıcan moruna kesmişti.

Sonra Talat’ı düşündü. O daha önceki patronuydu. Cüce denecek kadar kısa boyluydu, vücudu ünlü araba lastiği reklamındaki yaratığı andırıyordu. Çekik gözleri ve elma yanaklarıyla, beşlik simit yüzünde yukarı çekilen etli dudakları karşısındakine gülümsüyormuş hissi uyandırırdı; kafasının içinde kötülükler yumak yumaktı.

“Benim sana ihtiyacım hiç yok.” derdi tenhada sıkıştırınca. Dünyalar iyisi karısı Tuba’nın hatırına almıştı işe. O da öldü gitti.

Asıl, ölüp giden M. Kemal D.’di. Toprağa girmesiyle kendisini dört kol çengi oynatma derecesinde sevince boğan… Kâbusunda, tıpkı kapattığı ve tam 12 saat çıkartmadığı odada boğuluyormuş gibi hıçkırarak uyandıran…

Mesleğe ilk başladığı zamanlardı. Daha okulu bitmemişti ama erken iş bulmak o yılların geleceğe en havalı meydan okuma biçimiydi aralarında. Mesleğe kabul edilmek, “Babıâli”de kabul görmek, seçilmekti…

Geçmişte kökleri sağlam, büyük bir şehir gazetesinin devamıydı ne de olsa. Hiç ikirciklenmeden atladı bu “iş”in üzerine. Sevildi de haber merkezinde. Köşe yazısı bile yazıyordu. Yemek tarifleri, faydalı bilgiler düzenliyordu. Fal yazma işi ise en sevdiği eğlencesiydi. Düşler kurup hayallerindeki kişilere yaşamlar biçiyor, bedeller ödetiyor, vaatler sıralıyordu.

Büroda bir ayrıcalığı daha vardı. Telefon çalar çalmaz, ahizeyi ilk kapan kendisi oluyordu.

Yazı işleri şeysi, TRT korosunun kadrolu ritim sazcısı, nam-ı diğer dümbelekçisi Coşkun Ö. kısa zamanda kendisini benimsemiş, cömert davranıp övgülerini eksik etmemişti. Dümbelek, yani ritim saz sanatçısı, toplantılara “müdür müdür” girerdi. Siyah çerçeveli, kolormatik-bukalemun camlı, göz bebeklerini kocaman gösteren gözlüklerinin ardından artiz artiz bakar, sesine tok bir tını yakıştırıp boğazını temizledikten sonra, oradakilere bu ne şimdi dedirten veciz sözünü “Tavuk su içer, Allah’a bakar” söyleyerek oturumu açardı. O bunu hiç unutmazdı.

Ona ve girişinden kısa bir süre sonra kendisinin işe soktuğu sınıf arkadaşı yedi göbek İstanbullu zarif sarışın Figen’e, yeni yıl hediyesi dört yapraklı yonca kolye almıştı altından zinciriyle birlikte. Yoncanın ortasında safir taşı da vardı.

Sonra bir gün yine telefon çaldı, ahizeyi her zamanki gibi yine o kaptı. Karşı taraftan ne bir ses ne bir seda geliyordu. Bekledi, bekledi ama çıt yok. Sonra bir genç kadının sesiydi yarım yamalak hatırladığı. “Bekleyin, merkezden arıyoruz.” demişti galiba. Gazetenin merkezi, bir iş merkeziydi.

İş adamı bir patronu vardı şimdi, görmüş geçirmiş, ne emeklerle kurulmuş gazetenin. Gazeteci Edip T.’den satın almıştı M. Kemal. Kimsenin pek bilmediği, kestiremediği işler yapıyordu bu “patron”.

O kadar çok bekledi ki telefonun başında… Sonunda unutulduğunu düşünüp ahizeyi kırmızı telefonun oyuğuna yerleştirerek işine daldı.

Dümbelekçi Coşkun Bey, yarıya kadar buzlu olan camlı odasından çıktı, babacan bir tavırla ama gölge düşmüş yüzüyle “Hadi yavrucum gidiyoruz.” dedi.

Alel acele paltosunu giydi, çantasına masasının üstündeki eşyalarını tıkıştırıp takıldı iri yarı pembe yanaklı adamın arkasına.

Koskoca bir binanın döner kapısından geçip asansöre bindiler. Kaç kat çıktılar hatırlamıyordu ama tepelerdeki bir ofis odasına girmişlerdi. Coşkun Bey, “Sen burada bekle, ben geliyorum.” dedikten sonra kapıyı üstüne kapayıp çıktı.

Sessiz sarı duvarlı yapayalnız bekleyiş…. Bir de kapalı jaluzilerin arasından sızan gün ışığı. Oda aydınlıktı, tepe lambaları yanıyordu. Sarı duvarlar arasında sıcak bir hisse kapılıp mahpusluğu anlamıyordu şimdilik… İçini üşüten kapalılık hissi şimdi değil, çok sonra basacaktı.

Gün ışığı soldu, zihninde başını kapıdan içeri uzatan yakışıklı genç bir erkek sureti belirdi belli belirsiz. Sadece bakan bir çehre… Gövdesinin geri kalanı kapının öte tarafında saklıydı. Gözlerinde acıyan bir bakış mı vardı ne? Sonradan idrak etti o da.

Sonrasında upuzun pırasa gibi atkuyruğunu kapının eşiğinden sallandırıp içeri bakan ama bir şey demeden kapıyı örtüp kaçan genç kız… O da mı acıdı ne?

Jaluzi aralıklarından artık ışık değil gecenin karası sızıyordu. Bir de belli belirsiz, çok aşağılarda yanan sokak lambalarının sahte aydınlığı…

“Seni ben kurtardım olacaklardan.” demişti dümbelekçi ritim saz üstadı Coşkun Ö. tangur tungur yerli imalat Anadolu’yla dönerlerken.

Otobüs durağına yakın inmişti arabadan. Vilayet’in oradan evlerinin önüne kadar gideceği İETT otobüsüne bindi, üzerindeki bezginlikle taşımakta zorlandığı başını cama dayadı. Bir türlü anlam veremediği günün gariplikleri daha da yumak olmuş, ciğerlerini aşağıya çekiyordu sanki. Derin soluğunu bir süre tutup başını dayadığı cama isteksizce bıraktı sonra.

Cam buğulandı, buğunun ardından inen su buharının araladığı saydamlıkta gözlerindeki yılgınlığı gördü. Odaya başını uzatan genç adamla, atkuyruklu pırasa kızın gözlerindeki acıklı bakışlar neyse ki orada kalmıştı ama o ölene kadar belleğinde yer edeceklerdi.

Evinin kapısının zilini çaldı. Beklemeden açıldı kapı. Zaten annesi de babası da merakla camdan gelen otobüsleri, işinden gücünden dönen insanları gözlüyorlardı habire. Görmüşlerdi indiğini onun da.

Yemek masasındaydılar, bitiriyorlardı neredeyse akşam yemeklerini. Onunkini ayırmışlardı döküm sobanın üzerine koydukları maşanın üzerine. Sıcak kalmıştı, çorba da terbiyeli pırasa da.

Sesli anlattı bu kez de anlamsız odada bekletilişini. Neredeyse gün boyu sürmüştü esaret.
Babası “Bir daha gitmeyeceksin o gazeteye” dedi. Yarın istifanı vereceksin!..
Buyruk almayı, talimatla iş yapmayı hiç sevmezdi. Karşı çıkardı ama bu kez, bugünkü koyu hiçliğin üstüne babasının buyurgan sesi nasıl da iyi gelmiş, içindeki çığlıkları susturmuş, kendini iyi hissettirmişti.

Yalnız olmadığını, arkasında sıcacık sağlam bir elin olduğunu iliklerine kadar hissetti.

Sabah, gazeteye gidince ilk işi, akşamdan yazıp çantasına koyduğu dörde katlanmış kâğıdı dümbelekçi müzisyenin masasına koymak oldu.

Müdür iri cüssesiyle büroya geldi. Deve tüyü rengi paltosunu, şal desenli ön yüzü ipekli, kaşmir kaşkolünü çıkarıp askılığa geçirdi.

Masasındaki istifayı okudu sonra. “Al bunu tuvalete at, üstüne de sifonu çek” dedi ama o bunu yapmadı. Geniş salonun kapıya yakın köşesinde duran askılıktan paltosunu aldı, çantasını omuzuna taktı ve kapıdan çıktı…

M. Kemal D. de öldü gitti sonunda. Utanç verici karanlığıyla…