Birgül Atasayar, İstanbul’da yaşamaktadır. Evli ve iki çocuk annesidir. Uzlaştırma bilirkişisi olarak görev yapmaktadır. Okumayı, koşmayı ve günlük hayatın içinde yakaladığı farklı anları yazmayı sevmektedir.

İplikçi Edebiyat Atölyesi kapsamında kaleme alınmıştır.

Tek başına kutladığı mezuniyet töreninde, dalgın gözlerle dans eden arkadaşlarını izlerken bir yandan da kendisinin müzisyen olmasına karar verilen, balık kokulu bir akşam yemeğine ait hoş olmayan hatıralar dolaşıyordu zihninde. Annesinin itirazlarına rağmen, dediğim dedik babası kızının en iyi müzik okullarını kazanacağına, hatta kendisi gibi müzisyen olacağına karar vermişti.

“Müzisyen olanların ne hayrını gördük, Mümtaz? Bir eve bir müzisyen yeter!”
“Matematik okuyup da ne olacak peki? Tüm hayatı sıkıcı masa başı işlerinde mi geçsin çocuğun? Hem balık yemeyi de sevmiyor, görüyorsun. Kurtul artık şu inadından. Yok, balık yerse daha analitik düşünürmüş, vay efendim matematiğe ilgisi artarmış… Var mı bunların bilimsel kanıtı? Hep ezbere işler, Hülya.”

Biraz sonra annesi ağlamaya başlamış, babası “Bu evde huzurlu bir akşam yemeği yiyemeyecek miyim?” diye söylenip ceketini alarak çıkıp gitmişti.

Nefes’in balık sevip sevmediğini, müziğe mi matematiğe mi ilgisi olduğunu merak edip soran olmamıştı. Hatta bu tartışmalar sırasında masanın altına saklanıp, bitene kadar ortadan kaybolduğunu bile fark etmemişlerdi. Annesinin balık kokulu akşamlardaki ısrarı onun matematiğe ilgisini artırmamış, ama babasının sonsuza kadar evden ayrılmasına sebep olmuştu.

Nefes bunları düşünürken fakülte bölüm başkanı tebrik etmek için yanına geldi.
“Teşekkür ederim,” dedi sevinçle hocasının boynuna sarılırken. Sizin desteğiniz olmasaydı… gibi bir şeyler söylemek istedi ama hocası sözünü kesti.

“Bu senin başarı hikâyen. Ben ancak seninle gurur duyabilirim. Bırakalım bu övgüleri; sana çok sevineceğin haberlerim var.” dedi. “Büyük bir orkestra, Avrupa turnesi için Bach’ın viyolonsel sonatını solo çalabilecek bir sanatçı arıyor. Seni önerdim. Bundan güzel mezuniyet hediyesi olur mu?”

Daha yalnız başına kutladığı mezuniyetin melankolik etkilerini üzerinden atamadan, kendisine şaşkınlık ve endişe veren başka bir duygu gelip göğsüne oturdu. Okul hayatı boyunca hocasının, hafta sonları çeşitli sahnelerde ayarladığı işler sayesinde hem sahne tecrübesi kazanmış hem de para kazanmıştı. Hocasına duyduğu saygı, sevgi ve minnet büyüktü. Ama bu teklif beklenmedikti.

Hocasının yüzündeki hayal kırıklığını görmemek için bakışlarını pistte dans eden arkadaşlarına çevirdi. Gözleri Tolga ile Tülin’e takıldı. Bu kadar uyumlu dans etmeyi nerede öğrenmişlerdi?

“Ne yapacağıma henüz karar vermedim, hâlâ devam eden işlerim var,” dedi belli belirsiz.
Hocası, “Hemen karar verme, bir düşün Nefes,” diyerek yanından ayrıldı.

Yarının neler getireceğinden habersizdi ama bunun boyunu aşan bir iş olduğuna çoktan karar vermişti.

Ertesi sabah, yaz yağmurunun camı usul usul tıklatmasına uyandı. Onun için her ses bir ritimdi. Bazılarıysa aniden gelen sevimsiz mesajların sesi olabiliyordu; Pera’daki popüler kitapçının gönderdiği mesaj gibi. Yaz boyunca yapmayı planladıkları konserleri iptal etmek zorunda kaldıklarını, Eylül ayında belki yeniden başlayabileceklerini üzülerek bildiriyorlardı.

Bir gerekçe sormak yerine, çocukluğunda yaptığı gibi yorganı başına çekip uzun saatler saklanmayı tercih etti. Ne yazık ki saklanmanın sorunları çözmeyeceğinin farkındaydı. Ya yeni bir iş bulmalıydı ya da Ankara’ya, annesinin yanına dönmeliydi.

Hocasının teklifi, annesinin yanına dönmekten daha mı kötüydü gerçekten? Annesi, hatırı sayılır tanıdıklarını araya sokup ona pekâlâ işler de bulabilirdi. Hocasını aradı.

“Hâlâ şansım varsa turneye katılmak istiyorum,” dedi.

Hocasının her zamanki heyecanlı ve keyifli sesi, çok doğru bir karar verdiğini anlatıyordu.

Nefes’in orkestraya katılması talihsizliklerle başladı. Daha ilk haftadan işler ters gitmiş, bir prova sonrası şef sahneden inerken takılıp kolunu kırmıştı. Yerine gelen genç yedek şef ise bu ani durum karşısında gergin ve heyecanlıydı; orkestra üyeleri de üzgündü.

Turne Viyana’da başlayıp yine Viyana’da bitecekti. Genç şef, orkestrayla hem olabildiğince çok prova yapmak hem de kendi düzenini kurmak istiyordu. İlk konser Wiener Konzerthaus’ta verilecekti; provalar için de aynı sahne ayarlanmıştı.

Şef, ilk provada kemanların yerini değiştirmiş; solak olduğu hâlde Nefes’i sağlak kontrabasın sağına yerleştirmişti. İtiraz edecek olunca da elindeki batonu Nefes’in burnunun dibine kadar uzatıp “Provalar için zamanımız kısıtlı. Bizden sonra salonda konser var. Provayı hatasız alıp bitirelim,” diyerek herkese gözdağı vermişti.

Bu sözler Nefes’in dikkatini dağıtmıştı. Hata yapmaktan korkan küçük Nefes’i, babasıyla yaptığı provalarda parmakları kanayana kadar tekrar tekrar çaldığı anılara götürdü.
“Nefes! Nefes!” diye seslenen kişinin ayırdına varamadı. Onu uyaran babası mıydı, yoksa batonunu sallaya sallaya konuşan şef mi?

İlk parçayı atlayıp ikinci parçaya başladıklarını bile zor fark etti. Parçayı hiçbir yerinden yakalayamıyordu; yayı donmuş kalmış, viyolonsel tıpkı Nefes gibi içine kapanmıştı.

Şef, provayı bitirip salonu aceleyle boşaltmaya çalışan sazların arasından yanına geldi. Herkesin duyabileceği yüksek bir sesle, yarına kadar kendisini toparlamazsa solo çalmayı unutmasını buyurdu; provanın onun yüzünden berbat olduğunu ekleyip sahneyi terk etti. Nefes üzgün ve mahcuptu.

Gece, Nefes için uzun, uykusuz ve iç hesaplaşmalarla dolu geçti. Uykuya yeni dalmıştı ki ısrarla çalan telefonla uyandı.

“Alo! Yaprak ben, orkestradan. Nefes duyuyor musun? Geç kaldın kızım! Şef köpürüyor, genel provaya geç kalınır mı? Senin yüzünden hepimize sahneyi dar edecek. Kapatıyorum, çabuk gel!”

Nefes hızla hazırlanıp salona gitti. Parmak uçlarına basarak sahnedeki yerine yürürken viyolonseli koltuklardan birine çarptı. Geç kalması yetmezmiş gibi çıkan ses tüm bakışları üzerine çekmişti. Nihayet yerini alıp sırası geldiğinde yayı öyle sert çekti ki tellerden biri koptu.

Buraya kadardı… Tavandaki bordo perdeler kopup üzerine düşse, altında kalsa ve bu utanç dolu sahne tam şu anda sonsuza kadar kapansa diye geçirdi içinden.

Prova bittiğinde şef, konser programından Nefes’in solo çalacağı parçayı çıkarmış, yerine eklediği parçanın notalarını herkese dağıtmıştı.

Tüm bu talihsizlikler için kendini suçlasa da biriyle dertleşmeye ihtiyacı vardı. Hocasını aramak üzere telefonu sessiz moddan çıkardığı anda babasının art arda gönderdiği mesajlar ekrana düştü.

Uğruna annesini terk ettiği, kendisi gibi viyolonselci olan sevgilisiyle Viyana’ya kadar onun konserini izlemeye gelmişti. Onunla gurur duyduğunu, solo çalacağı parça için şimdiden tebrik ettiğini, mezuniyetine gelemediği için çok üzgün olduğunu yazıyordu. En önden bilet almıştı.

Nefes cevap vermek için parmaklarını tuşların üzerinde gezdirdi. Bir şeyler yazdı, sildi. Yanıtlamamaya karar verdi. Keşke annem de beni bir kere olsun sahnede izlese, diye geçirdi içinden.

Ertesi sabah büyük gündü. Telini tamir etmiş, herkesten önce gelip yerini almıştı. Seyircinin ilk alkışı biter bitmez, orkestra henüz tek bir notaya basmadan, şef batonunu sallamaya başlamadan Nefes gözlerini kapadı. Ezbere bildiği notaları viyolonselinden çıkarıp salonda dolaştırmaya başladı.

Şef ve orkestra üyeleri şaşkındı; seyirci ise her şeyden habersiz konserin tadını çıkarıyordu.

Nefes, babasına hoş geldin diyordu.