Saat 06.30.
Karanlık ve serin bir İstanbul sabahı. Esen rüzgârdan ürperiyorum. Kapüşonumu başıma geçirip ellerimi cebime sokarak otobüs durağına yürüyorum. Henüz çıktım evden. Tam şu an geri dönsem mesela, yatağımın sıcaklığı aynıdır hâlâ. Ah! Keşke dönsem geri. Uyku akıyor gözlerimden. Neyse, iş çıkışı eve gelip bir iki saat kestiririm diye planlıyorum hemen kafamda. Bunun düşüncesi bile iyi geliyor.
Adımlarımı biraz daha sıklaştırıyorum; ne kadar erken gidersem o kadar iyi. Yoksa onca yolu ayakta gitmek zorunda kalırım. Hiç değilse otobüs sırasının başına yetişeyim.
Ben böyle hızlı hızlı yürürken birkaç genç çocuk yaklaşıyor karşıdan. En büyükleri nereden baksan yirmilerindedir. Kara kuru, ince çocuklar hepsi. Aralarında konuşup gülüşüyorlar. Ne konuştuklarını merak ediyorum ama birkaç sözcük dışında net bir şey işitemiyorum.
Az sonra tekstil atölyesine giden merdivenleri iniyorlar. Atölye, eski bir binanın bodrumunda; havasız, basık bir yer olduğu daha dışarıdan belli. Mahallede bunun gibi onlarca atölye var. Kaldırımda yürürken ayağınızın altındaki yol bir anda açılıveriyor sanki, ilikli bir düğme açılırcasına. Sonra bu açıklıktan yedi sekiz adımlık merdivenler beliriyor, kaldırımın dişleri gibi. Buraya ilk taşındığım zamanlarda bu merdivenler bana oldukça gizemli geliyordu. Ama dikkatli olmakta fayda var; zira dalgınlıkla düşüp yuvarlanmak da mümkün.
Kumaşların kokusu, tozu içinde süren yaşamlar… Tekstil atölyelerinde büyüyen çocuklar, ilk kez burada âşık olan genç kızlar ve oğlanlar…
İstanbul’un bütün iş gücünü karşılayan, emekçilerin yoğun yaşadığı bir mahalle burası. Bacalarından duman tüten gecekondularıyla uzaktan bakınca bir masal köyünü andırsa da, bir metropole hiç ait değilmiş gibi zamansız. Gazi Mahallesi diye bir yer. Kente göç eden bütün yoksulların ilk durağı. Benim iş yerime de yakın bir güzergâh.
Ah, bu arada durak demişken… Sanırım otobüste oturmama imkân yok artık. Geciktim. “Aman ne yapıyorum ben burada böyle?” diye düşünürken kulağıma çalınan o ses…
Atölyenin açık kapısından sızan zayıf ışıkla birlikte dışarıya taşan bir türkü. Sonra… Ses beni kendine çekiyor. Hiç düşünmeden yürüyorum; ayaklarım bağımsızlığını ilan etmiş gibi beni atölyenin kapısına götürüyor. Merdivenleri birer ikişer iniyorum.
İçeride, az önceki oğlan çocuklarından bir tanesi elinde makasla tezgâhın başında ayakta duruyor. Önündeki kıyafetleri ters düz edip inceliyor, sonra da iplerini kesip arkasındaki tezgâha fırlatıyor. Hem çalışıyor hem de dilinde bir türkü; tutturmuş ki gidiyor, içli, derin.
“Ela gözlüm ben bu elden gidersem,
Zülfü perişanım kal melül melül.
Kerem et, aklından çıkarma beni,
Ağla göz yaşını, sil melül melül.”
Türkü bir yerden tanıdık geliyor bana.
“Elvan çiçekleri takma başına,
Kudret kalemini çekme kaşına,
Beni ağlatırsan doyma yaşına,
Ağla göz yaşını, sil melül melül.”
Göğsümün tam ortasında çok eski bir sızı kıpırdıyor. Evet, evet tamam, annem söylüyordu bu türküyü. Annemin yüreğinden taşan o hüzünlü sesi düşüyor aklıma. Bir an sendeleyip kapıyı tutuyorum sağ elimle. Genç çocuk devam ediyor söylemeye.
Nasıl da içten söylüyor. Sesi beni alıp çocukluğuma götürüyor. Sekiz, dokuz yaşlarımdayım. Başım annemin dizlerinde. O saçlarımı okşuyor, yumuşacık. Uykulu gözlerimi aralayıp elini tutuyorum rahmetli annemin, sıcacık ekmek gibi elleri var. Öpüyorum ellerinden.
“Hadi oğlum.” diyor annem. “Okula gecikeceksin.”
Tam da bu saatler. Aynı serinlik. Aynı karanlık…
Aradan ne kadar zaman geçti, hatırlamıyorum. Ben ne kadar dikildim o kapıda bir fikrim yok. O sırada genç bir kadın koluma dokunuyor.
“Abi iyi misin?”
Bir an irkiliyorum. “Hı?”
“Al abi al. Bir bardak su iç.” diyor elindeki bardağı bana uzatarak.
Bardağı alıyorum. Tek yudumda içtim o suyu sanırım. Bardağı geri uzatıp teşekkür ediyorum. Az önceki türküyü söyleyen çocuk da geliyor yanıma.
Gözlerim doluyor ona bakınca. Koyuversem kendimi koca adam, oturup hüngür hüngür ağlayacağım. Hemen hızlıca “Kolay gelsin.” diyerek arkamı dönüyorum.
Merdivenleri nasıl çıktım, kendimi nasıl dışarı attım bilmiyorum. Sabahın serinliği yüzüme çarpıyor. Göz yaşlarım sessiz ama keskin bir çizgi halinde yanaklarımdan iniyor. Ben yürümeye devam ediyorum. Otobüs durağı hâlâ orada, hayat kaldığı yerden akıyor. Ben ise annemin türküsüyle, biraz eksik, biraz geç kalmış bir adam olarak devam ediyorum.