Bazen ansızın olur, durup dururken.
Bir fincan çaydan alınan ilk yudumda, gece yarısı herkes uyurken çöken o derin sessizlikte, bir damla gözyaşında…
Bir an gelir ve geçmiş, kapıyı çalmadan usulca içeri girer. Ne izin ister ne de geldiğini belli eden bir ses çıkarır. İçeri süzülür ve tam kalbinizin üstüne oturuverir. İşte o an anlarsınız; hatıralar sandığımız gibi geride kalmaz. Sadece çıkacakları günü sessizce beklerler.
Hep “Geçmişte kaldı, oldu bitti,” deriz. Oysa geçmiş diye bir yer ya da zaman yoktur belki de. Sadece saklandığı köşeler vardır; hatırlanmayı bekleyen, çağrılmayı bekleyen…
Çocukken mahallede koşup oynarken düştüğümüz anları hatırlarız mesela. Dizimizin acısından çok, annemizin şefkatle sardığı o sıcacık kucağı… Ya da ilk kez bir arkadaşımıza yüreğimizi açtığımız anı. Kalbimizin hızla çarpmasını, kelimelerin dudaklarımızdan dökülmek için birbirini itmesini, heyecandan titreyen ellerimizi…
Bazı anlar vardır; üzerlerinden yıllar geçse de eskimez. Hâlâ ilk günkü gibi canlıdırlar.
Hatıralar tuhaftır. En çok da unuttuğumuzu sandıklarımız…
Bazen bir kokuyla gelirler, bazen bir melodiyle. Bazen eski bir defterin arasından düşen kurumuş bir gülle. İnsan kendini bir anda geçmişinin tam ortasında bulur. Ne ileri gidebilir ne de geriye. Sadece durur. Ve hatırlar.
Beni en çok şaşırtan şey ise hatıraların bizden daha güçlü olmasıdır. Ne kadar kaçmaya çalışsak da, “Bitti.” desek de gitmezler. Hiç beklemediğimiz bir anda, üstelik en savunmasız hâlimizde çıkıp gelirler. Kahkahalarımızın ortasında ağlatabilir, gözyaşlarımızın içinde yüzümüze bir tebessüm kondurabilirler.
Bazı hatıralar sımsıcaktır. Sanki küçük bir çocukmuşsunuz da çizgi film izlerken uyuyakalmışsınız gibi… Anneniz üzerinize bir battaniye örtmüştür. O anki güven duygusu gibi.
Bazılarıysa soğuktur. Camdan içeri sızan bir ayaz gibidirler. Üşütürler ama diri tutarlar. Çünkü insan, en çok da acıyan yerlerinden tanır kendini.
Hatıralar kimliğimizi inşa eder. Bugün söylediğimiz bir cümlede, bir olaya verdiğimiz tepkide, sustuklarımızda bile onların izi vardır. Yaşadığımız her an sadece geride kalmaz; bugünkü hâlimizi de sessizce şekillendirir.
Belki de en hüzünlü yanları şudur:
Bazı hatıralar artık tek kişiliktir. Bir zamanlar iki kişi tarafından yaşanmış olsalar bile, artık tek bir kalbin içinde taşınan emanetlerdir. Zamanla hafiflemezler; sadece sessizleşirler.
Ne kadar can acıtsalar da, ne kadar içimizi burksalar da hatıralara kızamıyorum ben. Onlar olmasa biz olur muyduk? Hiç düşmemiş, hiç sevinmemiş, hiç yanılmamış bir insan… Gerçekten yaşamış sayılır mı?
Geçmişteki her duygu, bugünümüzün yol haritasıdır. Yönümüzü gösteren pusulamızdır. Hatıralar, hayatın bize bıraktığı pamuk izleridir. Bastıkça hissedilen ama silinmeyen…
Belki de onları susturmaya çalışmak yerine dinlemeyi öğrenmeliyiz. Kapıya geldiklerinde kapıyı kapatmak yerine “Hoş geldin,” demeyi… Çünkü bazı hatıralar anlatılmak ister. Anlatıldıkça hafiflerler.
Şimdi dönüp eski kendime bakıyorum, uzun uzun. Hayat geçip gitmiş, yaş alınmış. Anılar çoğalmış, birikmiş.
Ve fark ediyorum ki:
Ben, hatıralarım kadarım.
Geriye kalanlarsa… sadece ayrıntı.