İplikçi Edebiyat Atölyesi kapsamında kaleme alınmıştır.
Bu şehir eskiden de sokak köpeği doluydu ama en azından bu kadar sırnaşık değillerdi. Mahalleye girdiğimden beri biri peşimde. Arkamı dönüp hoşt diyorum duruyor, yürümeye başlıyorum beş metre arkamdan devam ediyor. Atacak bir şeyim olsa belki kandırıp uzaklaştırırdım ama nereden bileyim bu itin peşime takılacağını? Elimde taşıdığım ufak bir çantadan başka bir şeyim yok, seneler önce terk ettiğim bu şehirden tekrar hızlıca kaçabilmek için iki günlük kıyafet ile geldim. Eve de az kaldı, saldırmadığına göre korkacak bir şey yok.
Dün gece kaçta geldim hatırlamıyorum. Galiba saat gece üçü geçmişti. İçimden inşallah doğru anahtarı almışımdır diye dua ede ede cebimden bir tomar anahtarı çıkarıp, tahminimce budur diye bir iki denemede tutturdum kapının anahtarını. Ev artık harabeye döndü dönecek, içeri girerken anne diye seslenecektim az kalsın, daha bahçenin başında dökülen kerpiç sıvaları görünce aklım başıma geldi. İki bin yirmi beşteyiz oğlum, dedim kendi kendime. Yol yorgunluğuna verdim, yorganları iyi ki katlayıp kaldırmışlar yüklüğe, yoksa onlar da toz içinde kalırmış yatak gibi. Yüklükten iki tane yorgan çekip birini altıma serdim, Allahtan şarjım bitmemişti yoksa telefonun ışığını yakmadan zor bulurdum yatacağım yeri. Bir rüya gördüm galiba ama alarm çalıp uyanınca rüyam hızla geri çekildi, hiçbir şey hatırlamıyorum. Bu harabeden son çıkışım olacak bugün, dışarı çıkıp bir şeyler atıştırayım.
Bu sokak bu kadar küçük müydü? Bir ucundan bir ucuna dünya turu yapardık biz burayı yürürken, şimdi hızlıca yürüsem aklımda kalmayacak kadar kısa sürecek. Kapıyı tekrar kilitlemeye gerek var mı? Nasıl olsa ev yıkılacak. Eşyalar? Kim istiyorsa alsın, götürecek değilim. Bak bu harabe evden birinin çıktığını gören komşular pencereye çıktı bile. Kapısının önünü süpürenler süpürmeyi bıraktı, hayretle mi bakıyorlar merakla mı? Hırsız var diye polisi aramasınlar şimdi? Derdini de anlatamazsın, beni kimse tanımıyor. Ben de onları tanımıyorum, nerede o eski meraklı yaşlı komşular? Sabahın bu saatinde eskiden bizim koşturup zıpladığımız sokağa fırlayıp oynamaya başlamış bu çocuklar kimin? Şeker fabrikasının mesai düdüğü çoktan çalmıştır ama geç uyanmış bir karga sürüsü batıya doğru uçuyor, hiç şaşmazlar akşam da aşağı mahalleye uçacaklar gerisin geri. Hiç değişmemişler. Geri dönmeyeceğim ama yine de kilitlemiyorum kapıyı, gerek yok. Nasıl olsa bir daha ne ben ne de başkası içeri girmeyecek. Dışarı çıkacak kimse de kalmadı artık.
Daha sokaktan çıkmadan Fikret Abi’yle karşılaştım. Evinin önüne attığı sandalyede yaşlanmış, seneler boyunca oradan hiç kalkmamış gibi. Fikret Abi nasılsın diye kaldırıma doğru yanaştım, zaten fark etmiştim aslında, evden çıktığımdan beri o da beni izliyordu. Ayıp olmasın diye kaldırıma çıkıp yanına gittim, en azından tokalaşayım böyle uzaktan selam verir gibi olmasın dedim ama Fikret Abi bana elin öpmem için uzatınca mecbur elini öptüm. Hoş geldin dedi, Selma Teyze’yi sordum, dört sene önce sakladık Allah rahmet eylesin dedi. Ben de Allah rahmet eylesin deyince oğlunun adını hatırlayıp ne yapıyor diye sordum. Çalışıyor dedi, evlenmiş ama başka mahalleye taşınmış. Yaşıtım sayılırdı, bu sonsuz uzunluktaki sokakta beraber az oynamadık. Sizin ev dedi yıkılır yakında bak, bir elden geçirt dedi, tamam Fikret Abi dedim, uğramıyorsun buralara dedi, iş güç be Fikret Abi dedim, eski mahalle kalmadı bak hep dışardan insanlar geldi dedi, evet kimse kalmamış Fikret Abi dedim, ara sıra uğra bak baba ocağındır dedi, evi müteahhitte verdim imza atmaya geldim demedim.
Sokak bitip ana caddeye çıkınca köşede bir lokanta vardı, sıcak bir çorba kahvaltı niyetine. Fikret Abi’nin elini öperek ayrıldım, kaç senedir kimsenin elini öpmemiştim, bir garip geldi birdenbire. Hayatımda hiç ihtiyar yok ama el öpmek mi kaldı Allah aşkına diye güldüm içimden. Daha köşeye varmadan dün geceki it, yanına başka bir iti daha almış, beni görünce yine takıldı peşime. Zararsız olduğunu anladım artık, güpegündüz sokak köpeğinin saldırdığı da duyulmuş şey değil. Ama iki metre arkamdan takip ediyor, tedirgin olsam da evime döndüğümde kurtulacağım için pek takmadan yürümeye devam ettim. Çorbacı eski yerinde duruyor, daha içeri girmeden üstünde tüten buharıyla cama buğu yapan çeşit çeşit çorbalar görünüyor dışarıdan. Camdaki buğu Bolkepçe Lokantası yazını kapatamıyor, böyledir işte, bazen ne yapsan buğu da olsan geçmişi kapatamıyorsun, elli yıllık dükkân burası. Garsonlar bu mahalleden değil belli, Salim Abi de ortalıkta görünmüyor, ama görünmemesi normal. Yetmişini geçmiştir şimdi, ben olsam ben de gelmem bu yaştan sonra. Çorbanın tadı yeminle aynı, doyamayıp bir tane daha söyledim. Buraya en son yirmi sene önce gelmişimdir, ne yirmisi otuz olmuştur otuz! Kasada Salim Abi’yi sordum, gençten bir çocuk, hatırlayamadı önce, “Hee abi eski sahibini diyorsun sen, abi o çok oldu ya” dedi. Cümledeki eksik kelimeleri zihnimde ben tamamladım. Salim Abi çok olmuş, pişirdiği çorbanın dumanı tütüyor hala. Salim Abi ocağın altını açık bırakıp gitmiş.
Lokantadan çıkınca hızlı hızlı çarşı merkezine doğru yürüdüm, içeri giremeyen o iki it arkamdan bakakaldı. Çarşıya kadar gelmeye cesaret edemezler biliyorum, eskiden de böyleydi, mahalleden gitmek onlar için kolay değildi, insan burayı ancak ölünce terk ederdi. Müteahhidin ofisinin oralarda oturacak bir yer baktım, daha buluşmaya yarım saat vardı. Oturup beklerim hem de telefonumu şarj ederim biraz dedim. Çok değişmiş buralar, eskiden havalı saydığımız kafeler sıradan kahveye dönmüş, bir sürü dükkân kapanmış kahve zinciri olmuş. Bedava priz olduğunu bildiğim birisine girip oturdum, telefonum şarj olurken bir yandan karton bardakta kahvemi yudumladım bir yandan telefonla gündem haberlerine baktım. Bugün izinli bile olsam mesleğim gereği günceli takip etmem önemli, şirketin geleceği için vereceğimiz her kararda bize geçmiş verilerin yol gösterdiğinin farkındayım.
Müteahhit bey evden almak istediğim eşya olup olmadığını sordu. Yok dedim, alacağımı aldım ben. Peki deyip kafasını sallarken ben imza atmaya devam ediyordum. İyice düşündünüz mü diye sordu, evet dedim düşünecek pek bir şey yok. Yandaki evi de alıp her katta dört daire yapacağız diye anlatırken elim imza atmaktan yorulmuştu. Artık bu mahalleler miadını doldurdu, depreme dayanıklı modern yaşam alanları yaparak, güvenilir ve konforlu yapılar üretmemiz gerektiğini anlatırken şeker fabrikasının öğlen düdüğü duyuldu. Ne kadar çabuk öğlen oldu diye saatime baktım, iki bin adım atmışım. El sıkışarak çıktım ofisten, iyi ki evi yıkıp daire karşılığı yapma teklifini kabul etmemişim. Para hemen hesabıma geçti.
Çarşıdan çıkmadan önce şöyle bir kısa bir tur atayım dedim. Sokaklar hiç genişlememiş, muhtemelen yüz yıldır aynı dükkanlar aynı dar sokaklar. Bir yangın çıksa buraya itfaiye nasıl girecek diye söylene söylene bu konuları müteahhide bırakıp Çarşı Caminin önünden geçtim, galiba öğle namazına denk geldiğim için epey kalabalıktı. Ben çocukken cemaat bu kadar yoktu diye hatırladım. Çarşıdan çıkmak üzereyken pederin mekanının önünde durdum, Kör Kâmil. Hazır para da hesaba yatmış, girip iki tek atsam diye geçirdim ama saat çok erken, içeride de kimseler yoktu. Akşam gelirim deyip önünden hızla geçip gittim, nasıl olsa işyerinden iki gün izin almıştım, bu gece de otelde kalırım dedim kendi kendime. En azından okuduğum liseye gidip gezeyim, belki bir iki tanıdığa denk gelirim diye yolumu değiştirip okula doğru yürümeye başladım. Binayı yıkıp yeniden yapmışlar, nerede benim çilesini çektiğim okul nerede bu yeni bina. İçeri girip Yusuf Hoca’yı sordum, nöbetçi öğrenciler sen tanıyor musun diye birbirlerine sordular, ikisi de tanımıyormuş. Aysel Hoca’yı sordum, nöbetçi öğrencilerden biri okuldaki öğretmenlerin hepsini tanımamanın verdiği utançla diğerine baktı bir süre. Yeni nesil ne dünyayı ne de okulundaki öğretmenleri tanıyordu, geleceğimizden endişe ettiğimi belli etmeden öğretmenler odasının yerini sordum. Normalde bina yıkılıp yerine yeni bina yapılmış olmasa onu da sormaz, elimle koymuş gibi bulurdum. Öğrencilerden biri eşlik ederek öğretmenler odasının önüne kadar götürdü beni. Hazır acemi çilekeş öğrenciyi bulmuşum, ben bu okuldan mezun olalı yirmi beş sene oldu diye gururla anlatıp derslerinize iyi çalışın diye bol bol öğüt verdim. Teşekkür edip sınıfımızın hababam sınıfı gibi olduğunu da anlatacaktım ama iki kaş göz arasında sıvışıp kaçtı. Yeni neslin zaten anlamayacağını bildiğimden üstünde durmadım, öğretmenler odasına girip ortaya merhaba dedim. Ders arasına denk geldiğim için içerisi fen, edebiyat, coğrafya ve tarihsel yönden kalabalıktı, kapıdan giren yabancıya bakıp benimle göz göze gelen tüm öğretmenleri başımla selamladım. Odanın karşı duvarındaki “Öğretmenler! Yeni nesil sizlerin eseri olacaktır!” tabelasını şıp diye tanıdım. Yıkılan eski binadan kurtarıp tek bir harfini bile değiştirmeden buraya asmışlar, bazı şeyler hiç değişmiyor. Hemen girişte oturan bir iki öğretmene eğilip Yusuf Hoca’yı sordum, Aysel Hoca’yı sordum, tanımıyorlar. Ne olur ne olmaz diye Nedim Hoca’yı da sordum. Henüz teneffüs zili çalmadı bile ama hiçbiri hatırlamaya bile çalışmadı, hayır dediler, Egzoz Nedim dedim, yok dediler, kızılcık Aysel dedim, kaç yılında çalıştı dediler, bu okul olduğuna emin misiniz dediler, başıma sorgu meleği kesildiler. Aklımdan şüphe etmem için her yolu denediler, onların amacı bir öğretmen olarak bana şüphenin tek gerçek olduğunu anlatmak bile olsa, sorularıyla bana gerçeği görmemi sağlayan bir hediye verdiler sanki. Buraya gelmenin hiç akıl işi olmadığını anladım, sizden yirmi beş yıl önce bu odada Yusuf Hoca oturuyordu, Aysel Hoca oturup gelen yabancılara böyle sorular soruyordu demek istedim ama onları burada bulabileceğimi düşünecek kadar saf olduğumu anlamalarından utandığım için, bana doğru yolu göstermeye çalışan öğretmenler odasının üyelerine yeni nesli emanet ederek odadan çıktım. Koridorda kendimi ve neslimi düşündüm, binadan çıkarken her birimizin ederi olmayan nadide birer sanat eseri olduğuna kanaat getirmiştim bile. Bizim kuşak gibi bir kuşak bir daha gelmez derken bahçede ikili üçlü yürüyen öğrencileri görünce aklıma Çiğdem geldi, bu bahçeye bir daha Çiğdem gibi yürüyen gelmez diye düşünerek okuldan çıktım.
Çiğdem benim lisede düşük not sebebim. Aynı sınıfta olsaydık zihnime daha bir kazırdım ama O yan sınıfta olduğu için her teneffüs zilinde koşarak bahçeye çıkma sebebim. O yılların ağlak şarkılarını saçlarını, gözlerini, bakışlarını hayal ederek ezberleme sebebim. Hayatımın geçici anlamı. O yıllarda uğruna ölmek gibi kolayca verebileceğim bütün kocaman yanlış kararların kahramanı. O olmadan yaşayamam dediğim yaşların, bugün tersini kanıtladığım nedensel varlığı. Unuttum iki yaz boyunca bir an önce bitsin diye sabırsızlıkla beklediğim yaz tatillerimin katilini. Yine de Çiğdem bu okul bahçesinin görüp görebileceği en kara en zifiri sevdanın günahsız çekirdeği, bense muradına erememiş sivilceli lise öğrencilerinin en bahtsızı. Açılamamış, aksine kapandıkça kapanmış en sonunda çareyi büyükşehirde üniversite okumakta bulmuş, kapandıkça büzüşmüş bir aşkın yan sınıfta oturan kaybetmiş ruhu. Mezun olduğum bu okula belki tanıdık birilerini görürüm diye gelmek büyük hataydı, tanıdık kimse kalmamıştı ama şah damarı iç içe, yeryüzünde en yakından tanıdığım kaybetmiş ruhun sahibi bu kişiyle; kendimle, bahçede karşılaşmak bana iyi gelmedi, akşam Kör Kâmil’e gitmeyi daha bir iple çekmeye başladım.
Garsona Kör Kâmil yaşıyor mu diye soracaktım ama tahmin ettiğim cevabı almaktan korktum. Çünkü benim babam da öldü. Kör Kâmil görse babamı kesin tanırdı. Belki ikisi öbür tarafta beraber takılıyorlardır diye düşündüm ama bunu da garsona söylemedim. Rahmetli Kör Kâmil beni görse kesin sen rahmetlinin oğlu musun diye sorardı, baban ne kadar çok benziyor sana derdi, o da erkenden buralara kaçmış diye eklerdi. Garsona burası kaçışın ilk noktası mı diye sormadım, soruyu değiştirerek kaç yıldır var burası diye sordum. Kırk yıl abi dedi. Demek benim doğduğum sene açılmış, belki de aynı gün diye düşünerek mutlu oldum. Demek o gün oturup başlasaydım içmeye, şimdiye ben de kör olurdum diye düşündüm. Her şey, masalar sandalyeler, sokağa cephe boydan boya geniş camlar ve bardaklar, tabaklar, kaçışın ilk noktası olduğunu işaret eden avizeler, hepsi benimle yarışıyor gibi geldi bana. Kırk yıldır tokuşan kadehler nabzım gibi atmış, yıka doyur süpür temizlen, yıka doyur süpür temizlen diye diye içimde tempo tutup benimle yaşamış gibi. İkinci kadehten sonra dünyanın kırk yıl önce kurulduğuna kanaat getirdim, öncesi yoktu, Big Bang’deki noktacık babamdan fırlamıştı, sonra siz oldunuz sonra da Kör Kâmil’e geldik oturduk.
İçimden rahmetli hangi masada otururdu diye tahmin yarışması yaptım, pencere kenarı kazandı. Beni girişe yakın bir masaya oturttular hemen kaçabileyim diye. Tanıdılar beni kesin, bu rahmetlinin oğlu, nasıl olsa ikinci kadehte yirmi, üçüncüde otuz yıl geriye gider, dördüncüde rahmetlinin kocaman sesiyle pencere kenarındaki masada anlattığı hikâyeleri dinler, beşinciye kalmadan kapıdan kaçıp gider. Banka hesabımdaki yüklüce meblağın bir kısmını dövize bir kısmını alkole çevirmeye karar verdim, üçüncü kadehi doldurup geçirdiğim uzun günü düşündüm. Aklıma Çiğdem geldikçe rahmetli Çiğdem’i dışarı kovdu, Kör Kâmil de bunu destekledi. İkisi öbür taraftan bu tarafa yön veriyor, rahmetli bana “oğlum Çiğdem’i boş ver, benim gölgem sana yeter” diyordu. Rahmetli buranın müdavimiydi, öldüğü güne kadar Kör Kâmil’e sadık kaldı. Bir defasında yanlışlıkla hesaba fazladan bir şişe eklemişler, hesap fazla gelince aklınca öç almak için bir sonrakine içtikleri şişeyi söylemeyip ödeştiklerini öldüğü güne kadar gülerek anlatmıştı. Kör Kâmil’in bundan haberi yoktu ama babam bu dünyada kendi aralarındaki hesabı kapatmıştı. Kör Kâmil öbür dünyada bu hikâyeyi öğrenmişse helal etmiştir mutlaka, kendi aralarında bu dünyadaki hallerine gülüyorlardır. Zaten pencere kenarı müdavimleri her zaman keyifli olur, anlatıp anlatıp masayı güldürürler. Bugün Kör Kâmil’de pencere kenarına oturan grup da şen şakraktı, bu tür genellemelerde hiç yanılmam, kesin çok eski arkadaşlar, kalabalık gelmişler, biri bitirince öbürü lafı alıp daha çok güldürüyordu. Duvarlarda zamanın ünlü müdavimlerinin, Kör Kâmil’e uğrayıp poz veren siyasilerin fotoğrafları dizili. Duvarın öbür ucunda renkli fotoğraflardan başlayıp geriye doğru çekmişler fotoğrafları, burası zaman makinasının kullanıldığı ilk restoran olabilir. Yıllar yorgunluktan yokuşu çıkamayıp geriye düştükçe siyah beyaz fotoğraflar asılmış duvara, gözlerim rahmetliyi arıyor, o kadar ünlü değildi ki kapattığı hesaptan başka ne bıraktı bu masalarda? Bana yakın olanın altında bir tarih, hesap ediyorum altmış beş yıl ediyor. Garson yanlış biliyor demek ki, önemsememiş kırk yıl diye uydurmuş. Eski nesil çok acımasız, gelecek nesilleri nasıl etkileyeceğinden habersiz, tarihin birinde çok rahat bir fotoğraf çektirebiliyor, ben de talihsiz bir dönemin hatıralarının zararlarını çeken kendi kuşağıma acıyorum. Meyhaneyle doğum günümüzün aynı olmaması kişisel tarihime koyuyor, Hesabında yüklü bir meblağ sahibi olan bana geçmişte sadece bir nokta olduğumu hissettiriyor, bu bilgi ister istemez Big Bang’i bilimsel temellerinden uzaklaştırıyor. Ben noktaya sığmaya başladıkça Çiğdem dışarıda büyük ve geniş camın arkasında bana acıyarak bakmaya başladı, ben de bir dikişte bitirdiğim bardağın iç bükücü mercek gibi olan dibinden Çiğdem’e baktım. Çiğdem de mercekte bir noktada toplandı, o an yanıma gelse yan yana iki nokta olacaktık, bitmeyen bir cümle için tek bir şeye ihtiyacımız olacaktı… Pencere kenarından yükselen kahkahalara da ayrıca gıcık oluyorum. Rahmetlinin kocaman sesini duyduğum an garsonla göz göze gelip hesabı istedim. Kör Kâmil’in bende alacağı kalmadı, hepsini ödedim ama bu gece her yerde hesap beklediğimden yüksek geldi.
Ertesi gün şehirden ayrılmak için erkenden otogara gidip ilk otobüsün saatini sorma sebebim Kör Kâmil’den çıktıktan sonra peşime aynı uğursuz sokak köpeğinin takılıp bir metre arkamdan takip etmesi değil, hesabın beklediğimden yüksek gelmesi de değil, kaldığım otele gidip odama çıkarken gördüğüm TEKRAR BEKLERİZ yazısı.
Eğer dönersem bu sefer cam kenarında otururum ona göre, dönersem Çiğdem’le teneffüs arasında bahçede yan yana yürürüm, dönersem çorbayı Salim’in elinden içerim bak, dönersem Fikret Abi’nin yanına bir sandalye daha koyup yıllarca otururum, dönersem eve girerken anne diye seslenirim, dönersem o yılışık iti sahiplenip bağrıma basarım, dönersem elimde küçük çanta değil el ele tutuştuğum bir Çiğdem olur, beni geri döndürmeyin, dönersem yeryüzünde yakinen tanıdığım kaybeden ruhla kol kola dönerim. Dönersem oteldeki bütün tabelaları kaldırır misafir kelimesini yasaklarım. Beni geri döndürmeyin, dönersem Kör Kâmil’deki zaman makinasını iki günlüğüne ödünç ister, ortak bir anımız olsun diye rahmetliyle cam kenarında oturur, hesabı kapattığını görüp öyle geri dönerim. Beraber dönelim derse evi müteahhide verdim her katta dört daire olacak derim.
On dakika sonra kalkıyor dedikleri otobüse yetişmek için hemen biletimi alıp kayıp bürosu önünden hızla geçip peronlara yöneldim. Büro ağzına kadar tıka basa kayıplarla doluydu. Peronda görevliler otobüsün park edeceği yere uzanıp yatan bir it sürüsünü kovmaya çalışıyorlar fakat hayvanlar sanki sahiplerinin geri dönüp almasını bekler gibi ısrarla kalkmıyordu. Dışarıda gelenden çok giden, bekleyenden çok uğurlayan vardı.