Elif Su Karşılayan, İstanbul’da yaşamaktadır. Gazetecilik Bölümü’nden mezun olmuştur. Farklı dergi ve dijital mecralarda içerik editörlüğü yapmış; uzun süredir bir yayınevinde redaktör olarak çalışmaktadır. Kitapların dünyasında hem yaratıcı hem de teknik süreçlere eşlik etmek, mesleğinin en sevdiği yanıdır.

Zamanının büyük bir kısmı metinlerle iç içe geçmektedir. Boş zamanlarında resim ve kolaj çalışmaları yapmayı, yeni yerler keşfetmeyi sever. Sporu günlük rutinlerine dâhil etmeye çalışmakta; bu yolculukta her gün yeni şeyler öğrenmeye devam etmektedir.

İplikçi Edebiyat Atölyesi kapsamında kaleme alınmıştır.

Konuşa konuşa vapura bindiler. Larysa, kötü giden ilişkisinden bahsediyordu. Nadya onu dikkatle dinliyordu; başını hafifçe sallıyor ama yüzündeki sakin ifade hiç değişmiyordu. Biraz mesafeli ama içten bir dinleyiciydi. Kadıköy’de yaşıyordu. Filipinler Dil Kursu’nda İngilizce öğretmeniydi. Öğrencileriyle şakalaşarak ders anlatıyordu. Larysa’yla uzun zamandır gitmek istedikleri tırnak tasarımı stüdyosunda nihayet randevu bulmuşlardı. Sosyal medyada çok popüler olmuştu. Beşiktaş’taki stüdyonun sahibi, Nadya ve Larysa gibi Ukraynalıydı; işinde uzmandı, titiz çalışıyordu ve gidenlerin yorumları olumluydu.

Vapurda cam kenarına oturdular. Denizin üstünde yavaşça kayan gün ışığı, Nadya’nın koyu kahverengi saçlarına vuruyordu. Elinde tepsiyle geçen satıcıdan iki çay aldılar. Nadya, ince belli bardaktan bir yudum alırken gözlerini kısarak gülümsedi. İstanbul’da günün her saati içilen çaya alışmak hiç zor olmamıştı. Bir süre telefonlarından tırnak modellerine baktılar. Larysa, Nadya’nın açık renk tercihlerini görünce omzuna hafifçe dokunup beğenmediğini söyledi. Nadya umursamadı. Birlikte fotoğraf çekmek istediler. Larysa renkli dudak nemlendiricisini tazeledi. Nadya dümdüz ipeksi saçlarını geriye attı. Ciltleri mermer kadar kusursuz, duruşları kendinden emindi. Fotoğraflarda gözleri hiç kapalı çıkmadı. Filtreye gerek yoktu. Doğal ışık, güzelliklerini nazikçe vurguluyordu.

Nadya gerçek bir Türk dizisi tutkunuydu. Eski ve yeni bütün dizi ve filmleri biliyor, dijital platformlardaki tüm içerikleri tüketiyordu. Arman Pekin’in filmlerini izlerken sahneleri geri alıp yeniden izliyor, onun ses tonunu ve repliklerini ezberler gibi dinliyordu. Bir gün karşılaşırlarsa ona ne söyleyeceğini ayna karşısında defalarca prova etmişti. Larysa bu durumu biraz yadırgasa da arkadaşını anlıyordu.

Yarım Kalan Rüya dizisinin yeni bölümünü izlemişti; heyecanla olanları anlatıyordu. Larysa başta ilgisiz görünüyordu ama Nadya’nın enerjisi bulaşıcıydı. Telefonuna gelen bildirimle ekran kısa süreliğine parladı. Nadya, bildirime göz ucuyla bakıp konuşmaya devam etti. Ekrandaki fotoğrafta birbirine aşkla sarılmış genç bir çift vardı. Fotoğrafta gülümseyen adam Arman Pekin’e ne kadar da benziyordu. Nadya bir anlığına tekrar ekrana baktı. Telefonun ana ekranında, yapay zekâ uygulamasıyla oluşturulmuş bir duvar kâğıdı duruyordu. Nadya ve oyuncu Arman Pekin yan yana, kusursuz ışığın altında poz vermişlerdi.

Larysa bunu fark etti, göz ucuyla bakıp kaşlarını hafifçe çatarak sordu: “O ne?” Nadya telefonu çantasına saklamaya çalışırken, “Uygulama işte. Saçma bir şey,” diyerek geçiştirdi. Vapur iskeleye yanaşırken konu dağıldı. Beşiktaş’ın kalabalığı onları adeta yuttu. Stüdyoda oje renkleri, tırnak desenleri arasında biraz dedikodu yaptılar. Nadya açık bir renk seçti. Larysa ışıltılı olanlardan vazgeçemedi. İkisi de gülümsüyordu ama Nadya’nın gülüşü kısa sürdü.

O akşam, YouTube’da takip ettiği magazin kanalını izliyordu. Arman Pekin’in yeni dizisinin konusu ve oyuncu kadrosundan bahsediyordu. Sonra Arman’ın dizideki partneriyle hakkında çıkan aşk dedikodularına değindi. Partneri çok güzel, genç ve gerçekti. Nadya’nın kalbi sıkıştı. İçine tanımlayamadığı bir kıskançlık yerleşti. Öfke, utanma ve sahiplenme duygusu birbirine karıştı. “Benimle ilgisi yok,” diye fısıldadı kendi kendine. Ama zihni bu cümleyi reddediyordu. Gece boyunca uyuyamadı.

Ertesi gün dersteyken Larysa’dan mesaj geldi. İşten sonra kahve içmek için anlaştılar. Akşam Kadıköy’de buluştukları kafede Nadya durmadan konuştu. Arman’ın yeni dizisi ve hakkında çıkan aşk dedikoduları… Cümleler üst üste biniyor, sesi bazen yükseliyor, bazen çatallanıyordu. Larysa sessizce onu dinledi.

Sonunda fincanını masaya bırakarak, “Asıl sorun ne biliyor musun?” diye sordu.
“Ne demek istiyorsun?” dedi Nadya.

“Hiç tanımadığın biriyle tek taraflı ama gerçek bir ilişki yaşıyormuşsun gibi bağ kuruyorsun.” Larysa, kelimelerini tartar gibi bir an durdu. “Onun hayatını kendi hayatının merkezine koyuyorsun. Sahipleniyorsun, kıskanıyorsun…”

Nadya gülümsedi ama gülüşü sertti. “Abartıyorsun. Herkes ünlülere hayranlık duyuyor.”

“Abartmıyorum,” dedi Larysa. “Seni tanıyorum.” Sonra sakin ama net bir sesle devam etti: “Sanki Arman hayatında gerçekten varmış gibi acı çekiyorsun.”

Bu cümle Nadya’nın bütün dengesini bozdu. Sandalyeyi itip ayağa kalktı.
“Benimle bu şekilde konuşma,” dedi. “Ne yaşadığımı biliyormuş gibi.” Yanıt beklemeden hışımla kafeden çıktı.

Eve gittiğinde sinirden titriyordu. Yatağına uzanıp telefonu eline aldı. Ana ekrandaki o fotoğrafa tekrar baktı. Arman’ın gözleri, neredeyse şefkatli bir kararlılıkla ona bakıyordu. Nadya parmağını ekranda gezdirdi. Ne kadar yakışıklı olduğunu düşündü. O anda garip bir şey oldu, sanki yüzü başka bir yüzle karışıyordu. Ekranın parlaklığını arttırdı ama görüntü netleşmedi.

Ukrayna’daydılar. Savaş henüz başlamamıştı. Andriy karşısındaydı; bal rengi gözleriyle sakince ona bakıyordu, koyu kumral saçları alnına düşmüştü. Keskin olmayan ama belirgin hatları, ince ve kararlı dudakları vardı. Gülümsediğinde yüzüne yumuşacık bir sıcaklık yayılıyordu. Nadya’nın Arman Pekin’de gördüğü şey de tam olarak buydu: aynı bakış, benzer yüz hatları, aynı tanıdık gülümseme. Andriy, vedalaşırken eğilip alnına dokunmuştu. “Seni asla bırakmam.” Kalp atışları hızlandı. Gözlerinden durmadan akan yaşları eliyle silmeye çalıştı. Nefes almakta zorlanıyordu. Hava almak için kalkıp camı açtı ama yetmedi.

Telefonu tekrar eline aldığında Larysa’nın adını zar zor seçebildi. “İyi değilim. Lütfen, hemen gel.” Mesaj gönderildiği anda telefon elinden düştü.

Larysa kapıyı çaldığında Nadya yatağında cenin pozisyonundaydı. Güçlükle kalkıp kapıyı açtığında gözleri şişmiş, yüzü bembeyazdı. Larysa hiçbir şey sormadan içeri girdi, montunu bile çıkarmadan yanına çöktü. Sonra koşarak mutfağa gidip arkadaşına bir bardak su getirdi. Nadya titreyerek içti. Nefesi yavaş yavaş düzene girdi. Bir süre sessizlik oldu. Sadece Nadya’nın kesik nefesi duyuluyordu.

Biraz sakinleştiğinde burnunu çekerek, “Sözünü tutamadı,” diyebildi.
Larysa arkadaşına sıkıca sarıldı. Nadya ilk kez yaşadıklarını açıkça anlatacak gücü buldu: Ukrayna’yı, Andriy’le olan ilişkisini, sesini, yüzünü ve yıllardır susturduğu bütün anılarını… O gece tutamadığı yas ilk kez gerçekten görünür oldu.

“Hayata çok kızgınım çünkü Andriy’i benden kopardı,” dedi Larysa’ya. İki arkadaş bütün gece dertleştiler.

Sabah uyandıklarında Larysa tanıdığı terapistin asistanıyla görüşerek arkadaşının durumunu anlatıyordu. Acil randevu oluşturması için rica etti. Asistan anlayışlı davranarak öğleden sonra uygun olduğunu söyledi. Hızlıca hazırlandılar. Evden çıkmadan Larysa ısrar etse de Nadya bir şeyler yemeyi reddetti.

Terapi odasına girmeden önce Nadya bir an durup arkasına baktı. Larysa koridorda bekliyordu ve gözleriyle, “Buradayım,” diyordu.

O an Nadya ilk kez açıkça farkına vardı: Yıllardır kaçtığı şey yalnız kalmak değildi, Andriy’i hatırlamaktı. Ekranda kusursuz gülümsemesiyle poz veren bir adama sığınmasının nedeni hayranlık değil, bir daha asla sesini duyamayacağı sevgilisinden, onun yokluğunun acısından kaçma isteğiydi. Telefonunu sessize aldı. Ana ekranındaki duvar kâğıdı hâlâ oradaydı.

Silmemişti ama artık ona tutunmuyordu. Yas duygusu zihninin karanlık köşesinden çıkarak bütün ağırlığıyla kalbinin ortasına yerleşmişti. Bu duyguyla içeri girdi ve kapıyı kapattı.