Seksenler ve doksanların vazgeçilmez seyahat biçimi otobüs yolculuğuydu. O zamanlar bu kadar havaalanı olmadığından uçak yolculukları da genelde üç beş şehire ve yurtdışına yapılabiliyordu. Konfordan uzak, bitmeyen bu yolculuk şeklinin de kendine ait bir dili, değişmez kuralları ve hareketleri vardı. Gün kazanmak adına da bu yolculuklar genelde gece yapılırdı. Yolcu kitlesi de haliyle hangi noktada ne yapacağını bilen, otobüsle şehirler arası gide gele bu tarzı öğrenmiş kişilerden oluşuyordu. Şimdilerde epey değişmiş olan trendlere ve ulaşım tercihlerine kıyasla, o yıllarda yaptığımız otobüs yolculukları hatıralarımızı süsleyen birçok maceraya imza atmıştır.
Bu yolculuklar ilk adım olarak bavulların muavine teslim edilmesiyle başlardı. Bizim ülkede değişmeyen bir şey varsa o da bekleme kuyruğunun arkaya doğru değil, yana doğru olmasıdır. O yıllarda da herkes işini hemen halletmek istediği için muavinin tepesine dikilir, onlarca yolcu sanki bagaj açılışı yapılıyor da hep beraber kurdele keseceklermiş gibi otobüs boyunca tek hat oluşturur, daha sonra da Turan taktiğiyle zavallı muavini kuşatırdı.
Bavul teslimatından sonra yolcular ikiye ayrılırdı: hemen geçip yerine oturanlar ve son dakikacılar. Son dakikacılar inatla otobüse binmez, tekerlek hareket edene kadar da dışarıda beklerlerdi. Otobüsün kalkmasına dakikalar olsa bile gelir gelmez yerine geçip oturanlar, onları geçirmeye gelen eş dostla çift cam arkasından konuşmayı tercih ederlerdi. Karşı tarafın ne dediğini duymadıkları gibi çift camda kendi yansımalarını gördükleri için de iki ellerini yarım ay yapıp alınlarına götürüp kafayı cama dayarlar, dudak okumaya çalışırlardı. Ne kadar sessiz konuşmaya çalışsalar da aniden patlayan kontrolsüz bir sesle “Anlamıyorum!” diyerek karşı tarafın duymasını bekler, boş bir iletişim kurmaya çabalarlardı.
Konuşulacak o kadar konunun son dakikalara kalması ve uğurlarken konuşulmaya çalışılması da beni hep güldürmüştür. Geçirmeye gelenler genelde kurulmuş oyuncak gibi beş saniye arayla el sallarlardı. Hatta bazen o kadar kalabalık bir uğurlama ekibi olurdu ki kim kime el sallıyor birbirine karışır, sallarken kaydırma yapıp başkasını uğurlayan eş dostla vedalaşılırdı. Otobüs hareket edince bu el sallama temposu sağanaktaki yağmur sileceği gibi git gide hızlanır, kol kopana ve uğurlayanlar geride kalana dek devam ederdi.
Son dakikacılar sağ olsun, otobüs hareket ettikten sonra yerlerine oturmak yerine çantalara, torbalara, montlara baş üstü dolaplarda boş yer aramaya girişirlerdi. Zira geçe kaldıklarından erkenci kuşlar, neleri var neleri yok tepeye yığmış olduklarından, bunlara yer kalmazdı.
Yerleşme faslından sonra otobüs yolculuklarının başlıca problemlerinden biri de koltuğun ne kadar yatırılacağı olurdu. Arkanda oturan kişi yaylı kalem ucu süsü gibi başını öne sallandırıp dizlerim sıkışıyor, koltuğu yatırma e mi dediği dakikadan itibaren ızdırap dolu dakikalar başlardı. Bazen yan koltuk boş olurdu, yatış pozisyonları düşünüp bütün esnekliğini ve akrobatik hareketlerini sergileyip en rahat pozisyonunu arardın, ta ki yanına bir sonraki terminalde biri oturana kadar.
Şimdilerde otobüs yolculukları çok sade hale gelmiş olsa da eskiden otobüslerde çay, kahve, bisküvi ikramları olurdu. Hatta yemekli otobüsler bile vardı. Bir keresinde Bodrum’a giderken şoför ani bir fren yapmış, muavin bütün tepsileri düşürmüş, yolcular aç kaldık diye olay çıkarmışlardı. Otobüste ilk olarak su servisi yapılırdı. Hijyene önem veren bir şirket olduklarını belli etmek için de iç içe geçmiş yumuşak plastik bardakları tutan elde tirfillenmiş bir naylon eldiven olurdu. Su servisi biter, yolcuların yarısı bir şeyler izlemek için ön koltuğun arkasındaki çekmeyen ve çalışmayan ekranla uğraşır, bazıları ön koltukta oturan yolcunun beyninin arka lobunu muayene edecek kadar parmaklarıyla ekranı ittire kaktıra açmaya çalışırdı.
Muavinin en çukurlu, engebeli yolda çay servisi yapması ise sanki değişmez bir kuraldı. Adamcağız bacaklarını V şeklinde açarak bir sağdaki bir soldaki koltuğa dayanır, kırk küsur yolcuya çay mı, kahve mi diye bıkmadan usanmadan aynı şeyi sorardı. Yolcuların en büyük ikilemi bu soru eşliğinde başlardı: Yanında top kek mi, çubuk kraker mi istemeli? Servis arabası yaklaşırken strese girenleri görmüşlüğüm var.
Çaylar biter bitmez çöpler toplanır, eğer gece yolculuğuysa kaptan ışıkları kapatır, yolcuları toplu kreş yatakhanesindeymiş gibi uykuya yatırırdı. İnatla uyumayan insanlar hep olurdu. Koridor tarafından başlarını uzatıp farların aydınlattığı yolda beyaz şeritlerin birbirini izlemesini takip ederlerdi. Kaptan kendi zevkine uygun müziği açar, muavin kaptanla sohbet etmek üzere yanına, basamağa çömelip otururdu. Kafalar sağa sola top gibi yuvarlanırken uykunun arasında kaptanın muavinle yaptığı konuşmalar ninni gibi gelirdi.
Otobüs mola yerine varırken kaptan aniden ışıkları açardı ki bu anlık retina yanmasına sebep olurdu. Parlak beyaz ışıkla uyanan yolcular ne olduğunu anlamaya çalışırken gözlerini ovuşturur, etrafa bakıp geldik mi sorusuna cevap ararlardı. Aradıkları tek şey genelde sadece o olmazdı. Diğer soru: Ayakkabım, terliğim nerede? Uyku sırasında hep o ayakkabılar ve terlikler ite tepe üç beş sıra öne kayardı, herkes de molaya inmeden iki büklüm eğilip ön sıralarda Külkedisi misali teklerini bulmaya çalışırdı.
Çiftini sağ salim tamamlayanlar için dinlenme tesisindeki değişmeyen bir şey de o alanların sürekli ıslak olmasıydı. Muavinler yan yana dizilmiş otobüsleri köpürte köpürte yıkarken, merdivenden inip yere bastığın ilk adımın çop diye su birikintisinin içine olurdu. Gece yolculuklarında gözünden uyku akan halinle ve şiş yüzünle önce çiş mi, çay mı ikilemine girilirdi. Kadınların tuvalet sırası hep daha uzun sürer, hazırlık aşaması daha meşakkatli olduğu için. Tuvalet kuyruğundaki kadınlar genelde bir Türk hijyen yöntemi olan paçaları sıyırıp kıvırma taktiğini uygular, kuyrukta Kırkpınar güreşçileri gibi sıra beklerlerdi. Çiş bitince sanki mecburmuş gibi çay, ayran, tost kuyruğunda bulurdu kendini yolcular. Uykudan ağzını açacak hali olmayanlar o köpüklü ayranı bıyık yapa yapa içerdi.
Otobüs yolcularının bir diğer stresi de mola bitiminde otobüsünü bulmaktı; plakasını ezberlemediyse aynı otobüsten yolcu beller, onu keserlerdi molada. Gözler kaptanını arardı ama kaptanlar ayrı bölümde lonca toplantısında gibi yemeklerini beraber yerlerdi.
Otobüs şoförü havası da bir başkadır. Apoletleri omuzlarında Kaptanlar Yüksek Uçar! Mola yerinde neticesi dışarıda, kollar dirsekten kırık geriye doğru yaylana yaylana, öne eğik şekilde araçtan indiğinde zannedersin Keanu Reeves Speed filmindeki otobüsü durdurdu! Havaya gel, sonuçta gelinen yer Susurluk, yağlı musakkaya ekmek banıcan birazdan, kime bu hava? Ama yok, o otobüsünü durdurmuş gururla tesise giriş yapar, Sandra olmadığı için onu öpecek de yoktur, elde sadece muavin olduğundan konsept mecbur Batman ve Robin’e dönüşürdü.
Molada çıkmaya üşenip otobüsün içinde uyumayı seçenler vardı, bir de karanlıkta fare gibi hışır hışır naylon torbasında bir şeyler arayan teyzeler. Otobüs horlaması seri olmaz, arada aniden “koğğk” veya “kvğğaak” diye acayip sesler duyulurdu. Bu hışırdayan teyzeler torbayı deşer ama hiçbir zaman istediğini bulamazdı. Kısık sesle uyuyan akrabasına sonsuz soru sorarlardı: Çişin var mı, tost yer misin, mavi çantayı nereye koydun? O arada tüm terminalde yankılanan, ne dediği ve ne bilgi verdiği asla anlaşılmayan o ilahi anons duyulurdu.
Molanın bitişiyle yolcular kapısının dibindeki sigara bulutunun arasından sıyrılıp, yerdeki ıslaklıktan ve geceden kaynaklanan serinliği geride bırakıp uyku kokan otobüslerine geri dönerlerdi. Muavin, zaten beş dakika önce yemiş içmiş olan yolculara tirfil olmuş hijyenik naylon eldivenini giyip tekrar su dağıtmaya başlardı ve ikinci uykuya geri dönülürdü. O ikinci uyku daha da tatlı gelirdi. Artık en rahat pozisyon keşfedilmiş, tok karnın verdiği rehavetle çabucak uyku evresine girilmiş olurdu. Tam alıştın, tatlı tatlı uyuyorsun; muavin Ataşehir’de inecekler hazırlansın anonsuyla uyandırırdı yolcuları.
Mola sonrası geç bulduğun, erken kaybettiğin huzurlu, derin uykuna veda ederdin. O uyku, yaz tatilinin son günü bulduğun sevgili, metrobüsle Zincirlikuyu’ya giderken Mecidiyeköy’de bulduğun boş koltuk gibiydi senin için.
Terminale varıldığında ekonomi yapmak istiyorsan şehir merkezine gitmek için servislere binilirdi. Servislerde bagaj sistemi olmazdı. Koltuk aralarında, kucağında bavulunla daracık minibüsün içinde itişe kakışa, her çukura girdiğinde bavulunu öpe öpe ara sokaklardan merkeze ulaşmaya çalışılırdı. Soba borusuna dönen ayak bilekleri, şiş gözlerle servisten inen herkes derin bir oh çekip yolculuğunu tamamlardı.
Saatler süren yolculuklar, mektupları getirecek postacıları beklemek, ansiklopedi karıştırmak, kütüphaneye gitmek yok artık. Zamana karşı yarıştığımız, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız bir dönemi yaşıyoruz. Kimsenin göz teması kurmadığı, sadece telefonuna baktığı, kulaklıklardan birbirini duymadığı, araştırmak için hatta konuşmak için bile yapay zekayı kullandığı, pil ömrüne bağlı hayatlar.
Çok değil, bundan yirmi otuz yıl öncesinde yavaş ama bir o kadar dolu dolu yaşadığımız hayatlarımızla şimdiki zamanı karşılaştırdığımda, zor gibi gözüken şeyler ne kadar keyifli ve masummuş, bizlerde ne kadar farklı tatlar bırakmış. Çok şey değişti evet ama eskiden her şey çok güzeldi.