Adına şiirler yazılmış bu kasabayı iki kez suçüstü yakaladım; dışarıdan gelene, kendinden olmayana nasıl hoyrat davrandığına bizzat şahit oldum.
Günün birinde insanlık adına dava açılacak olursa, ilkinde sanık sevgili çalışanım E. olmalı, ikincisi de bendeniz.
“Köklerin nereye ait?” diye sordum işe aldığım ilk gününde.
“Ben ağaç mıyım ki köklerim olsun?” yanıtını aldım. Oysa insan hem ağaçtır hem kuş.
“Şimdi buradasın, yarın kim bilir nerede…” dedim.
Kendime sordum…
“2026’ya göç ederken, öteye uğurladığın günlerin yasını tuttun mu?”
Başımı öne eğdim. Yanıtsızdım.
Tahterevallinin iki oturağı da eşitlendi böylece. İkimiz de artık sanıktık.
Durmayı ve “hatırlamak” üzerine yazmayı seçiyorum bana armağan edilen yeni köşemde.
Soluksuz çalıştığım onca yıldan sonra güçlü ve sert bir frenle durdum. Bile isteye bastım pedala. Çünkü hatırladım… Yenilenmenin, dönüşmenin kayıtsız şartsız durmakla mümkün olabileceğini. Arkamda önümde duran onca kalabalığı ve yüksek sesi, kuş gibi uçurdum kendi topraklarına. Çılgınlar gibi çalışmak, barışın keyfini sürmek için sanki bir savaş yapma zorunluluğu olmalıydı. Evet, her savaşın mutlak bir sonu da vardı bir yandan.
İlk iş en sevdiğim soket çorabımı ayağıma geçirdim; sıcak tutmasına ihtiyacım vardı. Sonra salonda en sevdiğim köşeye yerleştim. Zihnim yeni coğrafyalara göç etmeden önce, onca yoğun geçen yıl ve anıyla vedalaşma zamanıydı. Adlarını tek tek hatırladığım yüzlerce konuğum, kurduğum onca görkemli sofra, kapı tokmağının çıkardığı o ses, pişirdiğim sayısız Alman Pastası, tepsiler dolusu Paskalya Çöreği ve taş duvarlarda yankılanan sayısız kahkaha, tek tek ziyaretime geldiler…
Bir fincan kahvenin arkadaşlığına özlemle mutfağa yürüdüm. Akışa teslim olduğum günlerden birinde, hatırlamakla unutmak arası bir yerdeyken “Unutmak İhanettir” sözüyle irkildim. Kucağımdaki kitabın arka kapak yazısından, tırnak içinden gülümsedi bana.
Hatırlamak bir buluşma biçimiydi. Kendimi hatırlamaksa yeni başlangıçlara gebeydi.
Bu güçlü sesi ancak durduğum zaman duyabilmeye başlamıştım. Hayatın iniş çıkışlı göçleri, hep yeniden başlamanın bir basamağı değil miydi? Porte üzerinde karaladığım alçak ve yüksek notaların nüansında alışık olduğum göçler gibi.
Şüphesiz anadan üryan geldik, anadan üryan gideceğiz. Doğduğumuzda kucağımıza konan hayatta kalma kayasını, var gücümüzle nihai noktasına taşıyana kadar, canhıraş bir yolculuğun içinde; hatırlayamamanın kavuruculuğunda terleyeceğiz.
Öyleyse bazen durabilmeli ve hatırlamalıyız.
Bu yolculuğumuz içinde yüzü bize dönük, gönlü bizimle olanlarımız varsa yaşam, yaşanmış olarak oyun tadında geçecek; yalnız bırakılmışsak tatsız bir yeknesaklık içinde, bir gün kayamızı başka bir el karşılayacakmış umuduyla çırpınıp duracağız.
Yalnız değildim. Sarpıp sarmalandım daima sevgiyle.
Yaşam amacımın sevmek ve bir hikâye yaratmak olduğunu hatırlayarak doğruldum koltuğumda. Ay ışıyor, su oynaşıyordu bahçede.
Sanık olarak değil bu kez davacı olarak dönüyordum kasabaya. Kendini hatırlamayı erteleyen herkese, kendine olan borcunu hatırlatan davalar açacaktım.
Anahtarı mavi büyük kapıdaki yuvasına koymadan önce, demir tokmağı usulca çaldım.
Sevgili E., kendine göçünü tamamlamış hâliyle kapıyı açtı. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle…
Ben ise yeni bir hikâyeyi çoktan yazmıştım bile. Güçlü bir adımla yerdeki karosimana bastım. Yeniden başlıyordum; heybemde kendime ait hatırladıklarımla…