Hamileydi. Ne çabuk… O Pazar, hava İstanbul’un o bildik pusuna bürünmüştü. Mutfak penceresinden süzülen loş ışık, ocakta fokurdayan tencerenin buğusunda dans ediyordu. İçinde, kocasının en sevdiği yemek, pastırmalı kuru fasulye pişiyordu. Yirmi sekiz yıllık ömrünün belki de en büyük yalnızlığını, bu tencerenin başında, beş aylık bir yük ve koskoca bir şehirle birlikte taşıyordu.
Telefon çaldığında, ellerini kuruladı. Çağrının kimden geldiğini anlamak için aynaya bakması yeterliydi; kocası… Yüzündeki o küçük, otomatik gerilme.
“Halamlar gelmiş, bizimkileri ziyarete,” dedi adamın sesi. “Bizi görmek istiyorlar, birazdan gelip seni alacağım, annemle babam bizi de bekliyor.”
Sözleri odanın içinde, tencere buharıyla karışıp süzüldü.
“Ama ben yemeği yaptım,” diye cevap verdi, sesi buhardan daha ince, daha narin. “Senin için.”
Sonraki anlar bir sis perdesinin ardından izleniyor gibiydi. Sözler keskinleşti, sesler yükseldi. Adam eve geldi. Hadi. Yok. Hadi. Bir itiş, bir dengesizlik… Sıcak dumanlar yükselen ocağın önünde, kendini yerde, avuçlarının içi seramik soğukluğunda buldu. Göğsünde çarpan yürek değil, korkuyla dolmuş bir kafes gibiydi. O, kapıyı çekip gittiğinde, geride bıraktığı şey sadece bir kadın değil, kırılmış bir güvercin, yere serpilmiş bir dua gibiydi.
Köşedeki koltuğa sığındı. Karnındaki hayatı, elleriyle korur gibi kavradı.
“Korkma,” diye fısıldadı, “bu acı senin değil.”
Gözyaşları yanaklarından süzülürken, aslında yağmurun camlara vuruşunu dinliyordu. Her damla, İstanbul’un taşlarını biraz daha aşındırıyor, her fırtına, dayanıklı görünen kökleri biraz daha sarsıyordu.
Yıllar, bir nehrin sakin ama azimli akışı gibi geçti. Ev, bir müze sessizliğine büründü. Sevgi, yerini zarif bir mesafeye; sözler, ölçülü bir nezakete bıraktı. O, artık duvarların arkasındaki fısıltıları duyan, perdelerin dilini anlayan bir gölgeydi. Gülümsemesi bir maske, sessizliği bir zırh oldu.
Bir sabah, şafak sökmeden önce, kitaplığın en üst rafından tozlu bir defter indirdi. Sayfalarını çevirirken, unutulmuş kelimeler, kurumuş çiçekler gibi döküldü önüne. Kalemi eline aldı. İlk cümle, bir kapının aralanışı gibiydi:
“Rüzgâr, artık başka yönlerden esmeye başladı.”
O günden sonra, evin içindeki değişim bahar tomurcukları kadar sessiz oldu. Yeni kitaplar raflara girdi, ekranlarda gece yarılarına kadar süren dersler başladı. Dikiş makinesinin tıkırtısı, yeni projelerin habercisiydi. O, artık sadece bir eş değil, kendi hayatının mürebbiyesi, sessiz bir devin mimarıydı. Başarıları, evin duvarlarında sessiz çerçevelere konan diplomalar, ekranlarda parlayan tebrik mesajları oldu. Her başarı, geçmişin ağır perdesinde açılan küçük, aydınlık bir pencere gibiydi.
Akşam yemeklerinde masada, iki yabancı gibi oturuyorlardı artık. Onun başarılarından söz edildiğinde, karşısındakinin gözlerinde okuduğu şey kıskançlık değil, derin, anlaşılmaz bir şaşkınlıktı.
“Nasıl başardın?” diye soran o bakışlara cevabı, hafif bir omuz silkiniş ve “Çalışmakla,” kelimesinden ibaretti. Asıl cevap, her gece okunan sayfalarda, alın teriyle kazanılan her lirada, sessizliği kuşanmış o dimdik duruşundaydı.
Ve bir gece, pastırmalı kuru fasulye yeniden pişti ocakta. Ancak bu sefer, bir barış yemeği ya da hatıra değildi. Kokusu mutfağı doldurduğunda, geçmişin bütün ağırlığı, bir buhar gibi camlara yapışıp kayboldu. O an, yemeğin sadece fasulye, pastırma ve sudan ibaret olmadığını anladı. İçine karışmış, pişip buharlaşmış bütün gözyaşları, bütün sabrı, bütün hayatı… Oradaydı.