Anneannemin evi tek katlı ve minicikti. Beyaz, dikdörtgen bir kutuya benzerdi. Zaman zaman kurtlanan limon, portakal ve yenidünya ağaçlarıyla çevrili, mendil kadar bahçesiyle dünyanın en güzel yerindeydi; Akdeniz’de. Önünde sere serpe uzanan, mavisi pırıltılı denizle sabah akşam bakışırlardı. Tek şeritli asfalt yolu geçip kaldırımı aşınca, tersaneye varan, ucu ufka doğru kıvrılan ve sazlıklarla çevrili uçsuz bucaksız kumsala varırdınız.
Annem, babam ve kardeşlerimle yaz tatili başlar başlamaz soluğu anneannemin evinde alırdık. Bazen iki teyzem -ara sıra da dayım- bizimle aynı tarihlerde anneannemi görmeye gelir, böylece iğne atsan yere düşmezdi; kapı eşiği sandaletler ve yazlık terliklerle, odalar valiz ve çantalarla dolup taşardı. Evin bahçeye bakan en küçük odası kaşla göz arasında yatakhaneye dönüştürülür, ranzalar pencere önlerine çekilir, üzerlerine cibinlikler asılırdı. Bütün torunlar o odada uyurduk: kızlar pencere önündeki yataklarda, oğlanlar karşımızdaki duvara bitişik ranzalarda.
Hepimiz kabına sığmayan çocuklardık. Parlak yıldızlardık o zaman; hani düz duvara tırmanan cinsinden. Gözlerimiz yükseklerde, en yükseklerde, gök kubbenin tepesindeydi. Anne babalarımızın en büyük korkusu ele güne rezil olmaktı; günleri bize “yaramazlık yapma, uslu dur” diyerek geçerdi. Yine de bildiğimizden geri durmazdık. Onlar da sözlerimizi hiç dinlemiyorlar diye bizi birbirlerine şikâyet etmekten yorgun düşerlerdi.
İstisnasız hepimiz sabah gözümüzü açar açmaz denize koşmak, günün her saatini sahilde geçirmek isterdik. Ne mümkün… Sabah kahvaltı yapmadan dışarı çıkmamıza izin verilmezdi. On iki olmadan da eve dönmek zorundaydık. Öğle saatlerinde sahilde, güneş altında dolaşılmazdı; yoksa, Allah korusun, başımıza güneş geçerdi. Saat dört olmadan tekrar denize inmemiz mümkün değildi. Öğle yemeğinden sonra büyükleri rehavet basar, hepsi ayrı köşelere kıvrılır, bizi de yatmamız için odamıza gönderirlerdi.
Uyumak istemezdik elbette ama dünyayı büyükler yönetiyordu. Ne zaman ne yapacağımız onların iki dudağı arasındaydı. Kös kös odamıza çekilir, yine de bundan türlü özgürlükler çıkarmadan edemezdik. Cibinliklerin salındığı yataklarımız; üzerimize sülük gibi yapışan yaz sıcağından, kanımızı emmek için haince saldıran sivrisineklerden ve büyüklerin bıktırıcı kurallarından kaçıp kurtulduğumuz adalarımızdı. O adalarda ne maceralar yaşadık; gözü dönmüş korsanlarla savaşıp fırtınalarla boğuştuk. Kimi gün sessiz film oynadık, kimi gün isim şehir hayvan.
O öğlen, kimsenin gözünde damla uyku yoktu ama henüz harekete geçememiş, öylece yataklarımıza uzanmıştık. Hava o kadar sıcaktı ki oyun perisi bile, elinde sihirli çubuğu, bizim gibi ne yapacağını bilmez halde, ayaklarını cibinliğin iplerinden sarkıtmış oturuyordu.
Kardeşim Selin yanımdaki yatakta kıpır kıpırdı, oğlanların cibinliği de tekmelerle sarsılıyordu. Başımı cibinliğe yaklaştırıp içeri baktım.
Ortanca teyzemin büyük oğlu Ozan cibinliğini kenarından tutup açtı; önce ayaklarını, sonra incecik bacaklarını çıkarıp yere atladı, bizim cibinliğimizi kaldırıp içeri sokuldu.
Ağaçtan yere tepe üstü çakılıp kırdığı, kalemle çizilmiş kadar düzgün burnunu iki parmağıyla tutup katladı. Aklından şeytanlıklar geçirdiği belliydi; ne zaman ortalığı karıştıracak olsa böyle yapardı. O kadar sıskaydı ki, vücudundaki incecik, güneşten kavrulmuş derisinin altındaki bütün kemiklerini görebilirdiniz. Denizde yüzerken, dipten gelip bacağımızı çimdikleyip korkutmak en sevdiği oyun, evin önünden geçen faytonculara balkondan “Korna! Korna!” diye bağırmak en büyük eğlencesiydi. Faytoncuların isteğine uyup havalı kornalarını öttürdüklerinde attığı gibi çıngıraklı bir kahkaha patlattı.
“Şşşşt!” diye fısıldarken kafasına yalandan bir şaplak attım. “Anneannemi uyandıracaksın. Sonra hepsi tepemize üşüşecek.”
Daha sözümü yeni bitirmiştim ki, yan odadan ortanca teyzemin sesi geldi. “Hala uyumadınız mı siz?”
Selin’le ellerimizi ağızlarımıza götürerek kıpırdamadan durduk. Ozan’a, “Beğendin mi yaptığını?” bakışı attım.
Ozan, annesinin sesini duyar duymaz sıçrayıp yanıma, hazır ol vaziyetinde uzanmıştı bile. Gözlerini sımsıkı kapamış, uyuyor taklidi yapıyordu ama göz kapakları tir tir titrerken gözleri iki top gibi fırıl fırıl dönüyordu. Kapının aralanmasını, teyzemin içeri dalmasını bekledik ama gelen giden olmadı. Uzunca süren sessizlik girdi aramıza. Neredeyse uyuyacaktık.
Ama karşımızdaki cibinliklerde kıpırdanmalar arttı. Cibinlikler kalktı, altından iki küçük iki baş sırayla dışarı çıktı. Küçük teyzemin oğlu Harun’la dayımın oğlu Sinan da yanımıza atladılar.
“Yaaaa, ben çok sıkıldım!” dedi Sinan.
Al bizden de o kadardı valla. Ozan dirseğini dizine dayadı, uzun uzun düşündü, yüzünü sıkıntıyla buruşturdu.
“Keşke şimdi çizgi film izleseydik.”
“Keşke!” dedim. “Nerede o günler?”
“Eskiden izlediklerimiz ne güzeldi,” dedi Harun. “Yeni çıkanların hiç tadı yok.” Yüz yıl öncesinden söz ediyormuş gibi hüzünle baktı.
“Eveeeet!” dedi Selin incecik sesiyle. Suspus olup salak salak sırıtarak birbirimize baktık.
“Ben en çok… Heidi’yi severdim!” dedim.
“Vikingler de fena değildi ama!” dedi Sinan.
“Bir de Sevimli Kahramanlar vardı, hatırladınız mı?”
“Ayı Yogi… Akıllı Bıdık!” dedi Ozan.
“Tom ve Jerry…”
“Taş Devri…”
“Red Kit!”
“Yaaaaa! Evet, Red Kiiiiiit! Çok güzeldi.”
Hepimiz coşmuş, hep bir ağızdan kuşlar gibi cıvıldaşıyorduk.
“Tonton ailesi de çok güzeldi!”
“Nasıl derlerdi? Değiş Tonton! Hop hop hop!”
“Hop hop hop!”
“Bir de Değerli vardı…”
“Şeker Kız Kendi’yi hatırladınız mı?”
“Eveeeet!”
“Ya Marko?”
“Evet ya!” dedim. “Marko da çok güzeldi! Dünyayı gezerdi; büyüyünce onun gibi gezgin olmayı isterdim!”
“Bir maymunu vardı, omzunda taşırdı,” dedi Ozan.
“Doğru,” dedim. “Bir maymunu vardır. Neydi adı…”
“Dur, söyleyeceğim şimdi…” dedi Ozan.
“Dilimin ucunda… Aaa, neydi ya?”
“Ben de biliyorum da…”
“???”
“!!!”
Hatırlamadığım için uyuz olmuştum.
“Hadi bulsanıza şu maymunun adını!”
“Bir dakika!” dedi Ozan.
“Bulmak üzereyim!” dedi Harun.
“Şimdi bulacağım!” dedi Sinan.
“Ben hatta buldum sayılır!” dedi Ozan.
“Ne zamandı o çizgi film? Ben neden bilmiyorum?” diye sordu Selin üzgün üzgün. Hepimiz dönüp ona baktık.
“Sen daha yoktun dünyada,” dedi Harun.
Birden sabrım taştı.
“Bulana beş lira vereceğim!” dedim.
Dördü de başlarını bana çevirdi. Ödül ilanı hepsini can evlerinden vurmuştu.
“Valla mı?” dedi Ozan.
“Valla billa!” dedim. “Marko’nun maymununun adını bulana benden beş lira!”
Koridordan kapı gıcırtısı geldi. Harun ile Sinan cibinliği kaldırıp içine girdiler. Arkalarından Ozan, uzun bacaklarını toplayıp dev bir çekirge gibi zıplayarak yatağına atladı.
Uzun, sıkıntılı, sessiz bir zaman geçti. Çaresizlikten uyuduk. Serindi, sessizdi ortalık. Yan tarafımdan bir pıtırtı duyar gibi oldum. Bir minicik gölge cibinliğin önünde durdu. Sonra hiç ses çıkarmadan cibinliğin altını açtı. Baktım: Ozan!
“Abla!” diye fısıldadı.
“Ne buldun?”
“Maymunun adını!”
“Ne maymunu?”
“Marko’nun maymunu. Hani sormuştun ya adı neydi diye?”
“Aa, evet. Neymiş peki?”
“Amedyo! Maymunun adı Amedyo!”
Kolumu biri dürttü sanki, birden gözlerimi açtım. Etrafıma baktım, Ozan yok. Cibinliği yokladım. Kapadığım gibi duruyor. Dönüp yanımdaki yatağa baktım. Selin duvar tarafına doğru kıvrılmış uyuyor, terden saçları sırılsıklam olmuş. Tekrar yatağıma uzandım. Demek rüya görmüştüm. Evet, basbayağı rüyaydı bu. Oooooooh, dedim içimden. Buldum işte, kendi başıma buldum. Marko’nun maymununun adı Amedyo. Pis pis sırıttım. Artık kimseye beş lira vermek zorunda değildim.
Hayır, dedi içimde bir ses. Ozan’a vermek zorundasın. Neden? O söyledi ya. Ama rüyadaydı. Olsun, yine de o söyledi. Ama gören benim. Fark etmez, dedi içimdeki ses, giderek gıcıklaşıyordu, senin rüyan bile olsa cevabı sana Ozan verdi. Ona beş lira borçlusun.
Hayır, dedim, cevabı ben buldum, kimseye bir şey vermek zorunda değilim. Kendimi zorlayarak gülümsedim. Ben bulmuştum işte. Marko’nun maymununun adı… Birden bir çıtırtı geldi. Cibinliğin ucu baş ucuma yakın bir yerden aralandı.
Gözlerime inanamadım. Gelen oydu yine: Ozan. Aynı rüyayı ikinci kere mi görüyordum? Kendimi çimdiklememe kalmadan Ozan zıpladı, yanlışlıkla kolumun üzerine oturdu. Canım öyle bir acıdı ki. Ama ona kızamadım bile. Hayır, ne yazık ki, bu sefer gördüklerim rüya değildi işte, değildi. Tamamen uyanıktım, gözlerim de fal taşı gibi açılmıştı üstelik.
“Abla!” diye fısıldadı Ozan heyecanla.
“Ne var?” dedim. Oysa ne diyeceğini çok iyi biliyordum, şaşkınlıktan bayılmak üzereydim.
Ozan’ın gözleri Varyemez Amca’nın gözleri gibi yanıyordu. Ama gözbebeklerindeki çil çil altınlar değildi, benden alacağı beş lira parlıyordu.
“Buldum!” dedi büyük bir sevinçle.
“Neyi buldun?” dedim sakin sakin. İçimdeki bütün gelgitler durulmuştu. Bir yandan da bir mazeret uydurmaya çalışıyordum.
“Marko’nun maymunun adını!” dedi. Aynı anda atıldım.
“Amedyo!”
Ağzı şaşkınlıkla açıldı. Kalakaldı. Aynı adı, hem de onunla birlikte söylediğime inanamamıştı haliyle.
“Biliyorum,” dedim gülümseyerek. “Ben senden önce bulmuştum zaten.”
“Nasıl?”
“Duydun işte. Şimdi seninle aynı anda söylemedim mi?”
Gözlerindeki ışıklar sönüverdi.
“Yalancı!” dedi hırçın hırçın, gerisini getiremeden sesi boğuldu. Kirpikleri hayal kırıklığının yol açtığı rüzgârla titreşti ama ağlamadı.
“Beş lirayı vermeyeceksin, değil mi?”
Hiçbir şey demeden dümdüz baktım.
“Hani beş lira verecektin bulana?”
“Verecektim; ama ben senden önce buldum cevabı.”
Başını ağır ağır salladı.
“Biliyordum zaten,” derken sesi boğulup kalınlaştı. Cibinliği kaldırıp çıktı, yatağına girip tüllerin arasında kayboldu.
Şimdi neredeyse çeyrek asır sonra o günü, o anı hatırlayınca kalbim acıyor, bu sefer aklım eskisi kadar karışık da değil. Ben ona temizinden beş lira borçluyum. Bunca yıldır üzerine binenlerle öde öde bitmez.