Sabah, pencere pervazında bir ağaç gölgesi gibi duruyordu; ne tam içeride ne de bütünüyle dışarıda. Camdan sızan güneş, odanın zeminine dökülmüş solgun bir cümleydi. Ayaklarım o cümlenin üzerine basmaya çekindi. Ellerimde tek bir eldiven vardı; diğerinin nereye bırakıldığını bilmiyordum, ben de sormadım. Bazı şeyler eksikken daha dürüst oluyordu.

Duvarın köşesinde asılı duran eflatun renkteki atkıya baktım. Renk, içimde sessiz bir çarpıntı uyandırdı; kelimesiz ama ısrarlı. Kendime ait olmayan bir gülümseme yüzüme uğradı, kısa bir misafirlikti. Aynada gördüğüm kadın, bir cümleyi yarıda kesmiş gibiydi; devam etse ağzından taşacaktı.

Sokak, ayak izleriyle konuşuyordu. İnsanlar aceleyle geçiyor, kimse birbirinin yüzüne uzun uzun bakmıyordu. Ben baktım. Çünkü bakmak bazen direnmenin en sade biçimiydi. İçimde bir yer, susarak ayakta durmayı öğrenmişti. Gürültüye borçlu değildim kendimi.

Bir bankta oturdum. Ağaç yaprakları yukarıdan hafifçe eğildi; sanki bir sır fısıldayacaklardı ama vazgeçtiler. Güneş alnıma dokundu; ne yakıcı ne ürkekti. Eldivensiz elim titredi, diğer elim sabit kaldı.

O an şunu bildim: Kırılmak, dağılmak değildi. Bazı ruhlar parçalanarak düzenlenirdi. Ben de öyleydim.

Sessiz, eflatun ve inadına canlı.