Elif Güner Bozkurt, 2008 yılında İzmir’in Konak ilçesinde doğdu. Eğitim hayatına altı yaşında AKD Kids Eğitim Kurumlarında anaokuluyla başladı; öğrenimine on iki yıldır Bornova Koleji’nde devam etmektedir. İngilizce ve Fransızca eğitimi aldı.

On üç yaşında, tamamı İngilizce olan 59 sayfalık “Gerda” adlı bir polisiye hikâye kaleme aldı. 2023 yılında okul dergisi Genç Fikir’de önce Yazı İşleri Sorumlusu olarak görev yaptı, ardından Yayın Kurulu’nda yer aldı. Bu dergide biri İngilizce olmak üzere iki röportaj; İngilizce, Fransızca ve Türkçe albüm ve kitap incelemeleri; ayrıca Fransızca–Türkçe inceleme ve çeviri yazıları yazdı ve yazmaya devam etmektedir.

Gözde Uskur senaryo yazarlığı eğitiminin ardından çizime yöneldi. Resimli hikâye kitapları ve illüstrasyon alanında çalışmalar üretiyor. İzmir'de yaşıyor.

Gözde Hanım merhabalar. Bugün sizinle biraz kendiniz hakkında biraz da Galeri A‘da bulunan serginiz “Koşulsuz Bir Göğün Altında” hakkında konuşmak istiyorum.  Öncelikle sizi tanımayanlar için kendinizi bize tanıtabilir misiniz?

Elbette. İsmim Gözde Uskur, İzmir’de yaşıyorum ve yaklaşık 2018’den beri daha çok resim ve illüstrasyon üzerine çalışmalar yapmaya başladım. Film Tasarım ve Yazarlık mezunuyum. O dönemde daha çok kısa, deneysel videolar ve kısa öyküler üzerine çalıştım. Daha sonra günlüklerime çizdiğim çizimleri biraz daha ciddiye alarak resim ve illüstrasyon alanına yöneldim. Sanat ve Tasarım Bölümü’nde yüksek lisans eğitimi aldım, o biraz daha benim bu alanda ne yapmak istediğim konusunda bana destek oldu. Bunun dışında online bir derginin kapaklarını çiziyorum ve bir özel okulda görsel sanatlar öğretmenliği yapıyorum.

Çok güzel, çok teşekkür ederim. Yavaştan serginizde ilgimi çeken şeyler üzerine sorularımı yöneltmek istiyorum. Öncelikle “Kraliçe Olmak Hiç de Zor Değil” hikâyenizde ilgimi çeken şeyler oldu. Hatta hikâyenizi akordiyon kitap yapıp hediye etmiştiniz, çok zarif bir hediyeydi çok teşekkür ederim. Hikâyenizde aktarmak istediğiniz mesaj neydi? 

Asıl ben teşekkür ederim. Bu kısacık bir hikâye, aslında bir büyüme hikâyesi. İlk görselde genç bir kadın atının üzerinde kendi ülkesine varıyor ve orada şöyle bir yazı geçiyor: “Maceralardan yorgun düşmüş halde yolunu bulduğunda.” Başında altın bir tacı var. Evine geliyor, diğer görselde “Sen yokken gelenlere merhaba deyip.” yazıyor ve bir balina ile karşılaşıyor, o yokken oraya bir balina ziyarete gelmiş. Diğer görselde “Ve çoktan gitmesi gerekenleri uğurladığında.” diyor, bir turna kuşu var burada ve başındaki altın tacı turnaya takarak ona veda ediyor. “Kendini bilinmeyene bırakarak her şeyin hep olması gerektiği gibi olduğunu fark ettiğin an.” Burada karakter kendini denizde, suya bırakıyor. “Ve anlayacaksın ki kraliçe olmak hiç de zor değil.” Artık başında altın tacı yok, onun yerine gerçek, dallardan yapılmış doğal bir taç takıyor ve büyüyor. İlk kare ile son kare arasında zaten büyüdüğünü fark edebiliyorsunuz. Benim için de biraz daha içe dönük olduğum ve büyüdüğümü başımdan geçen olaylarla fark ettiğim bir süreçti. Böyle bir hikâye şeklinde ifade etmek mümkün oldu.

Çok güzel ve derinliği olan bir hikâye. Teşekkür ederim. Devamında ilgimi çeken bir diğer eseriniz Çocuk, Bufalo ve Taçlı Turna bu eserin detaylarını, hikâyesini anlatabilir misiniz? 

Seve seve. Givingway adlı bir platform vardı. Fiziksel veya online gönüllüsü olarak belirli kuruluşlara destek olabiliyorsunuz. Ruanda’da işitme engelli çocuklarla çalışan bir kuruluş vardı, bir poster yapmak istiyorlardı. Ben de onlarla iletişime geçtim, işaret dilinde belirli hareketleri gösterdiler ve yaşadıkları yerin simgesi olan bufalo ve taçlı turnadan bahsettiler. Beraber çalıştıkları çocukların fotoğraflarını attılar. Çizimde karakterler sevgi işareti yapıyorlar. Bu da o dernek için tasarladığım bir illüstrasyondu. 

Üzerinde durmak istediğim bir diğer eseriniz de “Gece Yürüyüşleri” bu eseri ilk gördüğümde de söylemiştim, bana Evelyn Lambart‘ın  Paradise Lost filmini hatırlatmıştı görsel anlamda.

İzledim o filmi evet. Hüzünlü bir filmmiş benziyorlar gerçekten, haklısınız.

Öyle mi? Çok sevindim. Yani, bana direkt o filmi hatırlatmıştı ve bu sebeple çok çarpıcı olmuştu benim için. Kullanılan teknik de sergideki diğer eserlerinizden daha farklıydı ve iyice dikkatimi çekmesine sebep oldu. Bu eser hakkındaki detaylar ve kullandığınız teknik üzerinde durabilir miyiz? 

Tabii ki, tabii ki. Daha çok kâğıtlara çalışıyorum. İzmir’de birlikte çalıştığım bir kâğıtçım var ve farklı kâğıt türlerini sıklıkla ordan seçiyorum. Yine denemek için aldığım bir kâğıt türü, flock kâğıt, genelde davetiyelerde kullanılıyor üstü kadife gibi ve tüylü. Flock üzerine yağlı pastel boya ve sulu boyaya dönüştürülebilir pastel boya kullandım. Flock kâğıt olduğu için üzerinde biraz daha kendisini bırakabilecek bir boya kullanılması gerekiyor, yağ bazlı boyalar bu türe daha uygun oluyor. Böyle bir teknikle çalıştım. Arka plan kendiliğinden karanlık, onun için ekstra bir şey yapmaya gerek yok. Gece ve doğa temasını sürdürmek için flock kâğıt ile bir seri üretmeye başladım. Burada sadece bir tanesi mevcut.

Bu detayları öğrenmek çok hoş. Harika. Bir diğer hoşuma giden, çok cesurca bulduğum ve yoğun bir kişisel bağın oluştuğunu düşündüğüm bir diğer şey de eskiz defterlerinizin sergide sunulması. Yanılmıyorsam dört farklı eskiz defteri gördüm. İlk defa bu sergide böyle bir şey gördüm ve çok etkilendim. Eskiz defterlerinizin sergide sunulmasının arkasındaki motivasyon nedir? 

Evet aslında burada az rastlıyoruz ama bu çok sık kullanılan bir şey. Ben daha çok eskiz defterleri ile üretmeye başladım. Çerçevelenmiş olarak gördüğünüz resimlerin çoğu da eskiz defterlerinden koparılarak çerçevelendirildi. Aslında eskiz defterleri bir sanatçının kendi üretimlerini gözlemlememiz açısından çok kıymetli şeyler. Genelde büyük sanatçıların isim yaptıktan sonra eskiz defterleri meşhur olur. Halbuki bu alanda üretimde olan herkesin çantasında bir yerlerde bir eskiz defteri muhakkak oluyor. Eskiz defterleri herkese üretmek için cesaret veren bir nesne oluyor hakikaten. Mükemmel olma gibi bir durum da yok, çerçevede gördükleriniz de “mükemmel” oldukları için çerçevelenmiş değil. Bir rastgelelik, hata ile bir araya gelmiş çok fazla şey var. Ve dediğiniz gibi çok öznel, çok kişisel. Kişiyle doğrudan konuşmamıza fırsat tanıyan işler. Sketchbook Project diye bir şey var, Brooklyn’de. Talep ediyorsunuz, size kendi eskiz defterlerini gönderiyorlar, onu doldurup onlara geri gönderiyorsunuz ve sadece eskiz defterlerinden oluşan kocaman bir kütüphaneleri var, o kütüphanenin bir parçası oluyor o eskiz defteri. Çok heveslenmiştim bir dönem. 

Çok ilgi çekici bir proje. Ben bu tarz bir şeyi ilk kez sizin serginizde gördüm ve bunu buraya getirmeniz çok güzel, güçlü bir hareket. Bunu söyleyebilirim. Şimdi, baktığımda diyebiliyorum ki “Evet, bu Gözde Hanım’ın eseri.” Ayrıca ben bir daha karma bir sanatçı sergisine gidersem eserlerinizi anında tanıyabilirim. Kendinize ait bir havanız var ve eserlerinizde çok başarılı şekilde harmanlamışsınız bu havayı. Bu harika bir şey. Sizin için bu havayı yakalamak, tarzınızı keşfetme süreciniz nasıldı? Bu süreçte ilham kaynaklarınız kimler veya nelerdi? 

Sık tekrar. Kişi tekrarladıkça kendi yatkınlıklarını keşfediyor. Mesela bazı renk paletleri var daha sık kullandığım. Çünkü o daha yakın hissettiriyor. Örneğin lavanta mavisini çok seviyorum ve küçücük bir imza gibi oluyor. Ve bir kenarına sıkıştırıveriyorum. Yaptıkça kendine güzel gelen formu bulmaya başlıyor. Çünkü güzelin ne olduğuna kişinin iç yargılarına, deneyimlerine, geldiği ve biriktirdiği kültüre göre değişiyor ya? Bu etkenler çizim yaptıkça, tekrar ettikçe dışarıya çıkmaya başlıyor. Bunun dışında bana ilham olan şeyler, genelde günlük yaşam oluyor. Bu şekilde söyleyince, “ilham alıyorum” deyince insanlar gördüğüm şeyi birebir kopyalıyormuşum gibi düşünebiliyor. Evet günlük yaşamdan ilham alıyorum, arabalar, binalar ağaçlar… Ama bu binalar ve kâğıda aktardığım binalar tıpatıp aynı değiller. Dışarıda olmak, insanlarla beraber olmak, gözlemlemek, seyrediyor olmak, o çeşitlilik bana ilham veriyor ve eserlerime bu şekilde yansıyor. Yoksa burada çok doğa resmi var ama ben her gün doğada değilim, [gülüşmeler] bir apartmanda, şehirde yaşayan bir insanım. Evde birkaç saksı çiçeğim var o kadar…

Çok hoş… Yavaştan röportajımızın sonlarına geliyoruz. Sanatla ilgilenen ama belirli endişelerinden ötürü çekinen veya kendisine sınır koyan birçok genç var maalesef. Bu gençlere ne söylemek, önermek istersiniz? 

Ben küçük çocuklarla çalışıyorum. Ve ne yazık ki daha 4-5 yaşlarında olmalarına rağmen “Ben yapamam.” gibi cümleler kuruyorlar. İnsan hayret ediyor 4-5 yaşındaki bir insan ne ara bir şeyi yapıp yapamayacağına karar verebilir değil mi?

Yani. Haklısınız.

Değil mi? Demek ki kültürümüzde o çekingenliği, kendine engel olma halini aktardığımız bir yerler var. Bunu çocuk büyütürken de yapıyoruz ya da günlük iletişimimizde de yapıyoruz. Bunun yanında takdir etme kültürünün de günden güne törpülendiğini görüyoruz. Sanki hep dünyayı kurtarmamız gerekiyormuş gibi. Halbuki günlük yaşamda iyi kalma hali küçük şeylerle oluyor. Ne yazık ki günbegün daha az söyler oluyoruz, yavaşça kayboluyor. Büyük bir şey yapınca da bu övgüler ve takdirler ne kadar samimi karışıyor.

Örneğin ben çok uzun zaman sergi açmak istedim ama vakti gelmedi. Çünkü bir şeyler ürettiğimiz zaman onların da varlık alanı oluyor ve kendi zamanları oluşmaya başlıyor. Ve o [zaman], ne zaman kendisini ortaya çıkarmak istiyorsa o zaman oluyor. Koşullar ona göre şekilleniyor. Bir şey yaptığında onun hemen görünmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Bu sürelerin de çok kısalığı bir çağda olmak da bu iç sabırsızlığı arttırıyor. Veya “Görülemeyeceğim” “Beğenilmeyeceğim” kaygısı çok besleniyor olabilir. 

Elbette dışarıdan takdir görmek çok önemli, bizi devam etmeye motive eden bir faktör. Ama dışarıdaki etkenlerden bağımsız olarak biri bize sanatçı desin veya demesin, ürettiklerimiz maddi bir gelir getirsin veya getirmesin, devam ediyor olmak ve yapabiliyor olmak sanırım en kıymetli kısmı.

Benim için en korkutucu olan şey bir şey yapmıyor olmak, çabayı sürdürememek olurdu. Çünkü olmayabilir, her zaman bir sergi olmayabilir, her zaman insanlara ulaşamayabilir. Bazen sosyal medya aracılığıyla olur, bazen evinize gelen biri olur eskiz defterinizi açar gösterirsiniz ve “Aa bunlar çok güzel!” der. Bu bile size devam etmek için bir motivasyon olur. Önemli olan bu kaynağı besleyebilmek, o dinamoyu çalıştırıyor olmak. Yoksa olmak için yola çıktığımızda olmuyor. Çok basit bir şekilde olmayabiliyor.

Bu da bizim elimizde olan bir şey olmuyor.

Evet. Ama yapmak için böyle bir koşulumuz yok, yapmak yapmaktır yani. Resim yapmak resim yapmaktır. Ressam olmak başka bir şey. 

Harika, nokta atışı bir açıklama. Bu güzel röportajı okuduktan sonra muhakkak belirli bir kitlenin ilgisini çekecek. Bu ilgisini çekecek olan arkadaşlarımız için bir sonraki serginiz olacak mı? Veya 2026 yılında bir sergi programınız varsa bizimle paylaşabilir misiniz? 

Çok net olmayan iki seçenek var, birincisi Ankara’da olabilir. Mekân henüz belli olmadığı için serginin açılması meçhul, belki gerçekleşmez. Diğeri de geçen sene beraber sergi açtığım arkadaşım Zehra Güzel Susem ile yeniden bir sergi yapmayı düşünüyoruz. Yine mekân belli değil ama olursa İzmir içinde ikinci ikili sergi olarak mümkün olabilir gibi görünüyor. 

Harika. Bana değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederim. 

Ben de çok teşekkür ederim, siz de vaktinizi ayırdığınız için ve düşünüp geldiğiniz için çok teşekkür ederim.

Rica ederim, her zaman.