1947 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Galatasaray Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi’nde Sermaye Piyasası Hukuku ile Finansal Piyasalar dersleri verdi. Bu alanda Türk Sermaye Piyasası (iki cilt), Finansal Piyasalar ve Kriz, Ekonominin Adı Var adlı kitapları ile akademik makaleleri bulunmaktadır. Edebiyat alanında ise Ud Çalan Kadınlar, Hayat Dolmuşu, Levrek Buğulama da İstemeyin Ama adlı kitapların yazarıdır.

Hayat Dolmuşu kitabı İthaki Yayınları tarafından yayımlanmıştır.

(Fiyakanın Kofluğu Üzerine)

Galiba ortaokuldaydım. Yaz tatilini geçirmek üzere ağabeyim ve sonradan tanınmış bir köşeyazarı olacak olan Yavuz Gökmen’le onun ailesine ait Manisa’daki bağ evine gitmiştik. Bağa şehirden faytonla gidiliyordu. “Melek Hanım’ın bağı” deyince bütün arabacılar biliyordu. Melek Hanım, yaz gelince kentin sıcağından kaçıyor, bağın sıcağına teslim oluyordu. Yaz güneşini gündüzleri tüm haşmetiyle ayna gibi Manisa ovasına yansıtan Spil Dağı, insanları zengin fakir demeden, kent sayfiye tanımadan yakıyordu. Kaçış yoktu. İki katlı bağ evinin üst katında ev sahipleri ve biz konuklar kalıyorduk. Aşağıdaysa bakıcı ve ailesi. Bakıcı Musta Efendi’nin iki oğlu vardı. Birinin ismi galiba Hüseyin’di, ötekini unuttum, bizden bir iki yaş büyüklerdi ve daha yapılıydılar.

Günler sıkıcı geçiyordu. O sıcakta yapılabilecek hiçbir şey yoktu. “Melâli anlamayan nesle aşina değiliz” lafını duymuştuk ama anlayacak yaşta değildik. Sonradan Asım Bezirci, “Can sıkıntısını anlamayan kuşağa tanıdık değiliz,” diye çevirdi de bunu söyleyen Galatasaraylı ağabeyimizin bizden önce bu dertten az çekmemiş olduğunu kavradık. Sabahtan akşama kadar üzerimizde sadece bir şort, büyük bir çam ağacının gölgesine sığınarak, orada sineklerle savaşarak kitap okumakla ve küçük süs havuzunun etrafında akşam yapacaklarımız hakkında konuşmakla geçiriyorduk. Doğan Kardeş Yayınları’nın okumadığımız kitabı kalmamıştı. Akşamı ise iple çekiyorduk çünkü güneş ufaktan ufaktan yok olmaya başladığında biz yavaş yavaş var olmaya başlıyorduk.

Futbol saati geliyordu. Bağda üzüm kurutmak için düzleştirilmiş bir alan vardı. Yer, tezekle sıvanarak yumuşatılmıştı. Saha, futbola uygundu. Galatasaray hastasıydık. Yaşıtım olan Yavuz, kaleci Turgay Şeren, ben de santrafor Metin Oktay’dım. Bana sarı bir fanila üzerine kırmızı kumaştan bant dikilerek forma yapılmıştı. O zamanlar her türlü formanın ve aksesuarın satıldığı store’lar yoktu. O nedenle kalecimize hakiki Turgay Şeren’in giydiği dik yakalı kazağı bulmak olası değildi. Ama o kazak olmadan da Turgay olunmazdı ki. Çok tutturunca kışlık evden, iyi yerlere giymek üzere alınmış bir boğazlı kazak getirtildi, bizimki rahatladı, yaz sıcağında dik yakalı yün kazakla kendini yerden yere atmaya başladı. Hatta bir defasında kazağın kolunu yırtar gibi oldu, Melek Hanım’dan zılgıtı yedi.

Her akşam kaleye geçiyor, ben ona şut çekiyordum. Çalıştırıcımız ağabeyim Bülent Tanör’dü. Henüz Anayasa Hukuku Hocası değildi tabii ki, bizim bağ takımımızın hocasıydı sadece. O dönemde Galatasaray’ı Baba Gündüz çalıştırıyordu. Fener’in başına ise Macar Molnar bir gelir bir giderdi. İki sezon çalışır, memleketine gider, Fener başarısız olunca yalvar yakar geri çağrılırdı. O da “Molnar geliyööö… Fener Şampiyööö…” derdi. Bizim bu sıkı çalışmalarımızın bir karşılığının olması gerekmez miydi? Maç yapmadan, birilerine gol atmadan şut çekişmek yetmiyordu. Musta Efendi’nin çocuklarını gözümüze kestirdik. Futbolla ilgisi hiç olmayan köy çocuklarıydılar ama olsun, amaç yenmek değil mi, bizim için önemli olan sadece o. Antrenmanlarımızı zaten saha kenarından izliyorlardı. Bu kadar futbol bilgisi yenilmek için onlara yeter de artardı bile. Sahanın iki yanına diktiğimiz sopaları gösterdik, “Bunlar kale direğidir. Topu bunların arasından geçirirseniz gol atmış olursunuz,” diye öğrettik.

Maç günü geldi çattı. Ev halkı da çalışmalarımızın semeresini görmek, bizimle gururlanmak üzere üzüm sergisinin kenarına koyduğumuz sandalyelerde yerlerini aldı ve tezahürata hemen başladı: “Re re re… ra ra ra… Gassaray Gassaray cimbombom.” Ben fiyakalı formamla topun başına geçtim. Yavuz kalede kırk derece sıcaklıkta kışlık dik yakalı yün kazağıyla kendinden emin ısınma hareketleri yapıyordu. Biz Galatasaray’dık, Musta Efendi’nin çocuklarıysa Manisa İdman yurdu oldular. Yalınayak çıktılar sahaya, çünkü yaz günleri zaten hep öyle dolaşırlardı.

Ahmet Haşim, Bütün Şiirleri, İstanbul: Can Yayınları, 1983, s.150.

Maç başladı. Kısa bir süre sonra da bitti. İyi ki de bitti çünkü devam edip ne kadar oynarsak o kadar fazla rezil olacaktık. Manisa İdman Yurdu’na gol bile atamadan ağır bir yenilgiye uğradık. Fiyakamız balon gibi sönüverdi. Musta Efendi’nin çocukları futboldan anlamıyorlardı ama bizden güçlüydüler. Bize bir omuz arkasından, topa da bir tepik… Hooop gol. Turgay yerlerde üzgün perişan. Çok hatalı goller yedi o gün. “Kabahat sende değil, seni kaleci yapanda!” dedim. O ise hiç de kötü goller yediği kanısında değildi. Suç bendeydi, bana söylenip durdu: “Ulan Metin Oktay’ım diye cakandan geçilmiyor, bir gol bile atamadın. Böyle Metin Oktay mı olunur!” Bir dövmediği kaldı. Arabamız bize göre hem güçlü hem de fiyakalıydı ama tekerinin olmadığını ya fark edememiş ya da görmek istememiştik. Hocaya gelince, sahaya yanlış takımı sürmüş, yanlış taktikler vermiş, oyunu hiç okuyamamıştı. Yeni kuşak teknik direktörlerin her yenilgiden sonra ileri sürdükleri “Saha kötüydü” “Hakem şöyleydi” gibi mazeretlere hiç sığınmadı. Sonuçtan gizliden gizliye mutlu olduğu da söylenebilir. O sıralar henüz solculuğu yeşermemişti ama demek ilk tohumlar beynine yerleşmiş olacak ki futbolun F’sini bilmeyen köylü çocuklarının şehir çocuklarını evire çevire yenmesi hoşuna gitmişti.

Şimdi masamızda olsaydı herhalde rakısından bir yudum alır ve “O gün Manisa kırsalında yaşananlar yoksul proletaryanın varsıl burjuvazi karşısındaki zaferiydi,” derdi.