Kaç yaşına geldim, hâlâ öğrenemedim şu insanları kendimden uzak tutmayı. Utanmasalar tepeme çıkacaklar. Çıkıyorlardı da aslında geçen seneye kadar. Allah’tan alttaki dallarımı kesti bir iyiliksever de çıkamıyorlar yukarı.
Şimdi sırada ne var? Aşklarını kazıyacaklar bedenime. Bahar geldi ya! “Umut Ayşe’yi seviyor.”
Uzatıyorum yemyeşil kalın kollarımı yukarı; ne yağmur sızıyor aşağıya ne de güneş. Bir de bank koymuş belediye. Oh! Çekirdek çitleyip oturuyorlar. Sigarasını bedenime bastıran mı dersiniz, çakısıyla kabuğumdan parçalar koparıp vakit geçiren mi… Hâlbuki şu eflatun çiçeklerle bezenen manolyayı kimse rahatsız etmiyor.
“Aman dokunmayın manolyaya, küser, kararır. Uzaktan sevin. Mis kokusu zaten yayılıyor etrafa.”
Ben neyim peki? Bana bakınca kereste mi görüyor insanlar sadece? Ya da sonbaharda meyvelerimi toplayıp midelerine bayram ettirmek mi amaçları?
İlle kendini beğenmiş manolya gibi mi olmalıyım acaba? Küsmeyi öğrensem, duvar örsem etrafıma; “Yaklaşmayın, cevizlerimi vermem sonra,” desem.
Yapamam ki. Ben öyle biri değilim. Şair bile anlatmış. Kimse farkımda değil benim.
Yolun karşısındaki evin üçüncü katında genç bir öğretmen oturuyor. Sabahları perdesini açıp bana bakıyor, sonra telaşla içeri koşup gözlüğünü takıp da geliyor. Daha içten gülümsüyor o zaman. Öyle seviyorum ki onu. Galiba o benim farkımda.
Bir gün yanında çocuklarla dibime kadar geldi. Ellerinde kazmalar, bir de ince uzun bir halat.
Önce etrafımı kazdılar. Toprağım kabardı. Çer çöp ne varsa topladılar. Bankı tutup biraz ileri koydular.
Sonra o halatla bir güzel etrafıma bir barikat kurdular. O genç öğretmen torbasından bir levha çıkardı. Ayaklarımın dibine sıkıca yerleştirdi. Merak ettim. Fısıldadı:
“Ceviz ağaçları, siz izin verirseniz dört yüz elli yıl yaşar, biliyor muydunuz?”