Kıyıda onu izliyorum. Öğleden sonra kıyıdaki kayalıklar boyunca yürüyor. Bana doğru geliyor. Gövdeme dayanıyor. Ayakkabısı vurmuş; eğilip çıkarıyor, topuğu kan içinde. Çantasındaki yara bandını alıp topuğuna yapıştırıyor, kâğıt mendili de dikkatlice sıkıştırıyor. Gözlüğünü burnunun ucuna kadar indirip, eflatun beresini alnına doğru geri çekiyor. Akşam güneşi bir perde gibi aramızda. Birden gökyüzü şimşeklerle aydınlanıyor. Hafif bir yağmur çiselemeye başlıyor, aldırmıyor. İç geçiriyor. Uzaklara bakıyor.
Çantasından elma çıkarıp ısırıyor. Kütür kütür yemeye başlıyor. Elmanın ağzında dönerken çıkardığı sesi duyuyorum. Cebinden kulaklığını ve telefonunu çıkarıyor, mavi ışık yüzüne tokat gibi çarpıyor. Parmağı ekranın üzerinde salınıp duruyor. Komşu ıhlamurun yaprakları hışırdıyor. Kaşları çatık. Serinlik artıyor. İlerde lüks teknelerin burunları inip kalkıyor.
Çiçekli şalvarlı, elinde kokinaları, kapkara sürmeli gözleri olan, sallanarak yürüyen tombul ona doğru gelirken sesleniyor. Eliyle istemem işareti yapıyor; kabanının içinde kayboluyor. Kadın inatla yanına geliyor. Bakışları yumuşacık, bir şeyler mırıldanıyor. Elini tutmak istiyor, vermiyor. Kara kirpikli kadın zorla elini çekiyor, avucunu çeviriyor, bakmasıyla irkiliyor; eli bırakıp uzaklaşıyor. Şaşkın şaşkın arkasından bakakalıyor.
İlerde bir bebek ağlıyor, annesi pışpışlıyor. Pantolonun paçalarını koklayan, kuyruğunu sallayan köpeği sevmek için eğiliyor. Elleri pamuk gibi yumuşacık tüylerde geziniyor. Köpek ellerini yalıyor. Okuldan çıkan öğrenciler yüksek sesle konuşup şakalaşıp arkamdan geçiyor. Renk renk balonlarını sıralamış olan ihtiyar onlara ateş edip patlatacak müşterileri bekliyor. Kestaneci, kestaneleri pişirdiği arabayı durdurup, ellerini ısıtıyor. Bir gofret kâğıdı ayağının altında uçuşuyor. Dallarıma bir kuş konuyor.
Parmağı titreşen telefonun tuşunu açıyor. Avurtları geriliyor, Eli ayağı bir birine dolanıyor. Ürperiyor. Sanki umudunu yitiriyor. Eli yanına düşüyor. “Kim söyledi, kim söyledi?” bağırıyor. Sesi kıyıda yankı yapıyor.