Bugün buraya dikilmemin seksen ikinci yılı.
Şu karşıda gördüğünüz, hani çirkin alüminyum çerçeveleri ile iş hanını andıran bina var ya, aslında apartman olan… Bir zamanlar onun yerinde iki katlı bir ev vardı. O evde yaşayan kadınla kocası dikti beni buraya. Karısı önce biraz çekindi: “Altında oturanlara uyku verir, çocuklar tembelleşir,” dedi. Kocası ise, “Ceviz ağacı iyidir. Asırlıktır. Ailemize bırakacağımız en güzel hediyedir,” yanıtıyla karısını ikna etti. Evden biraz uzakta, bahçe duvarına daha yakın bir konumda olmak, bahçeyi, aileyi kolaçan etmeme yaradı. Önce kendimi yalnız hissettim. Sonra onları gözetiyor, kolluyor olduğuma kani oldum.
Eski Türk filmlerinde görebileceğiniz türden bir evdi. Bahçe kapısından geçtikten sonra elma, armut, kuş üvezi, huş ağaçlarının arasından yürünür, iki geniş basamakla evin terasına ulaşılırdı. Terasta tik ağacından iki koltuk ve bir sehpa vardı. O evde yaşayan kadınla adam, kış hariç üç mevsim terasta otururdu. Gözlüklerini takar ve sürekli okurlardı. Yağmur yağdığında koltukları en geriye çeker, üzerlerine birer battaniye alıp yağmurun bahçede oluşturduğu küçük birikintilere dalıp giderlerdi. Müstakil evin, müstakil düşünceli insanlarıydı onlar. Biri anlatmadan diğeri onun düşüncelerini merak edip deşmezdi. Kadının en sevdiği renk eflatundu. Nerden mi biliyorum? Giydiği kıyafetlerden tabii. Evin birkaç odasındaki perdeler de iddiamı sağlamlaştırıyor.
Gündüz, güneş odaları sıhhatle yıkasın diye açık bırakılan perdeler, hava kararır kararmaz tamamen kapanırdı. Pencerelerden dışarı süzülen loş ışıklar olmasa, terk edilmişlik duygusu ile hüzne boğulurdum. Kadınla adamın kitap okumaktan başka ne zevkleri vardı, bilmiyorum. Film izlerler miydi meselâ? Kadın iyi bir aşçı mıydı?
Sabah perdeler açıldığında gözlerim de umuda açılırdı. Var olduğum müddetçe onların da yaşayacağına inanırdım.