İplikçi Edebiyat Atölyesi kapsamında kaleme alınmıştır.
Necdet tütün kolonyasıyla saçını taramış, pijamasının üstüne geçirdiği bordo sabahlığının cebinde titreyen elleriyle celladını bekliyordu. Tokmağın art arda vurulmasıyla yerinden sıçradı. Sırtını dikleştirip boğazını temizledikten sonra anahtarı üç kez çevirdi. Konağın kapısı gıcırdayarak açıldı; antreye gecenin serin ve şehrin uzak uğultusu doldu. Karşısındaki kadının üzerinde Süreyya’nın yeşil güderi kabanı, mor fuları, ipek eldivenleri ve minik potinleri vardı. Katalogda eşine en benzeyen kadını seçmeye çalışmıştı ama onun eşsiz gülüşünü, yanağında açan gamzelerini hiçbir şeyin taklit edemeyeceğini biliyordu. Yine de çabasını takdir etti; ne de olsa birkaç saat içinde şu hayat denen illetten kurtulacaktı.
Saçını aynı onun gibi taramış, yanlardan firkete ile tutturmuştu. Kadın başını yana eğerek gülümseyince tokadan kurtulan teller şakaklarına düştü. Gözlerini Necdet’ten kaçırdı. İçeriye birkaç kaçamak bakış attı. Kadının bu hali Necdet’e iyiden iyiye Süreyya’yı anımsattı.
“Gel Süreyya’m, evine hoş geldin.” diyerek içeri buyur etti.
Necdet’in gözleri kadının elindeki fileye kaydı, uzanıp aldı. İçine baktığında gözleri ışıldadı. İki armut, kaymak, limon ve file badem vardı. Son yemeği olarak Süreyya’nın ekşisini hep biraz fazla kaçırdığı poşe armut tatlısını seçmişti… Kadın, kolunun altında ambalajında duran ince kare paketi Necdet’e uzatırken başıyla armutları işaret etti.
“Manavda armutların en iyisini seçmek vaktimi aldı, kusura bakma.”
Necdet elindeki pelür kâğıda sarılı pakete baktı. “Seni biraz yordum ama, bizimkisi çok çizilmişti.” Bu, şirketten ücreti mukabilinde talep ettiği Johan Strauss II Güzel Mavi Tuna Valsi’nin çiziksiz bir kopyasıydı. On yıldır aynı yerde takılan plağı Süreyya’nın anısına ihanet etmemek için hiç değiştirmemişti. Evdeki eşyaları onun bıraktığı şekliyle koruyarak yaptığı gibi… Kuru temizlemeden gelen elbiseler dolap kapağına asılmış; koruyucu poşetleri zamana meydan okuyamadan pul pul olup dökülmüş, bir zamanlar onun ayaklarını saran ayakkabılar aynı zarafetle dizilmiş, yatağın Süreyya tarafı hiç bozulmamış, yarım kalan kitapların ayraçları, yazıp da alamadığı alışveriş listesi bile aynı yerde öylece kalakalmıştı. Her şey hiç gelmeyecek birini bekliyordu.
Kadın kabanının düğmelerini tek tek çözerken ağır adımlar atarak evi baştan aşağı süzdü. Üst kattan iki yana kıvrılarak inen merdivenlere baktı. Tırabzanların ahşabı çatlamış, derin yarıklar açılmıştı. Evin duvarlarından toz ve küf kokusu buharlaşıyor, ete kemiğe bürünerek aralarında dolanıyordu. Girişin ortasında kocaman yuvarlak bir masanın üstünde, dev çin vazosunun dibinde kuruyup ufalmış sarı çiçekler ve bir yığın açılmamış mektup vardı. Varaklı aynanın önündeki dresuarda ağzı açık şekilde duran bir mücevher kutusu, yanında pompalı parfüm şişesi ve birkaç mektup kâğıdı üzerinde duran sedef kakmalı bir dolmakalem. Kadının gözü holde sıralanan rengi atmış gemi tablolarına kayınca Necdet göğsünü kabartarak konuştu.
“Çizmeyi en sevdiği şey… Yani sevdiğin. Mavi vahanın ortasında sağlam duran bir gemi.”
Yüksek tavandan yere kadar dip dibe asılmış onlarca gemi resmi vardı; gün doğumunda, alacakaranlıkta, dolunayın ışığında, fırtınalı denizin ortasında duran. Tabloların kenarında da parafa benzer bir S harfi. Kadın, tavandan sarkan kristal avizeye, oradan salona açılan oymalı kapıya, sonra da Necdet’in boynunda altın zincirin ucundaki alyansa baktı. Kadın potinlerini çıkardı. Şişmiş ve kızarmış bileklerini ovuşturdu. Necdet her ufak hareketine şaşkınlıkla bakıyor, Süreyya ile kadın arasındaki ince çizgiyi arada bir kaybediveriyordu. Sonunda kadın Necdet’in onun ağzının içine baktığını fark edince hoşuna gideceğini düşündüğü bir şey söyledi: “Ev aynı bıraktığım gibi, hiçbir şey değişmemiş…”
*
Kadının bu cümlesiyle Necdet’in suratında acı bir tebessüm donup kaldı. Oysa her şey değişmişti. Son birkaç aydır evde yönünü kaybediyor, odalara neden girdiğini unutuyor, tok olduğunu ancak kirli tabaklara bakarak anlayabiliyordu. Bir gün böyleyse diğer gün neden bu kadar yorgun olduğunu, mutfaktaki tencere diplerinin kapkara oluşunu, buzdolabından çıkan anahtarların, eşyaların değişen yerlerinin sebebini anlamaya çalışıyordu.
Bu sabah uyandığında, zihnine vuran sinsi dalgaların basit bir dalgınlık olmadığını, evin içinde büsbütün bir yabancıya dönüşmeden bir şeyler yapması gerektiğini anladı. Aynadaki yorgun yansımasına bakar tıraşını olurken; mezarlığa son bir ziyarette bulunduktan sonra eve dönüp uzun zamandır yapmayı düşündüğü işi tamamlamaya karar verdi. Kokularını sürdü, kahverengi tüvit takımını giydi. Evin yedek anahtarını da bir kurdeleye geçirerek boynuna astı, adresinin yazılı olduğu notu ve Avukat Emin Bey’e ulaştırılacak vasiyetnamesini kaşmir paltosunun iç cebine koyarak önce postanenin sonra da mezarlığın yolunu tuttu.
Bir eliyle Süreyya’nın taşını suluyor diğeriyle harflerin oyukları arasında parmaklarını dolandırıyordu. Servilerin arasından uğuldayarak geçen rüzgarla artık hayatın dayanılır bir yanı kalmadığını, birlikte özenle kurdukları yuvanın kendi yankısı haline dönüştüğünü, elini çabuk tutması gerektiğini, yoksa biricik eşinin ikinci ölümünü hazırlayan unutuşun gelip kapıya dayandığını bir avazda söyledi… Parmaklarını toprağa batırdı, avcunda sıktı hafifçe okşadı. Kirpiklerine tutunan birkaç damla yaş ellerinin üzerine düştü.
“Kavuşmamız yakın Süreyya’m…”
Gözyaşlarının arasında toprağın nemine karışmış sarı bir kartvizit gördü. Üzerinde siyah harflerle; ‘Mezarlık Taksi Sevdiklerinize Kavuşturuyoruz. 7/24 Hizmetinizdeyiz…’ yazıyordu. Necdet neyle karşılaşacağını bilmeden bunu sadece bir ulaşım hizmeti sandı. Belki mezarlıktan dönecek mecali kalmadığı için, belki de sadece “sevdiklerinize kavuşturuyoruz” cümlesinin o anki sarhoş edici tınısı yüzünden numarayı tuşladı. Ancak hattın ucundaki ses, beklediği resmi durağanlığın tersinde yankılandı.
“Buyurun Mezarlık Taksi! Huzurlu yolculukların tek adresi.”
Necdet, yanaklarından süzülenleri paltosunun koluna silerken kısık sesiyle “İyi günler evladım, boşta aracınız varsa Asri mezarlık, 18. Ada, 12. Parsel’in hemen önündeyim. Süreyya’mın…” Yutkunup toparlanarak cümlesine devam etti. “Eve dönmek istiyorum. Dermanım kalmadı.”
Ses bir an duraksadı. Necdet çökük omuzlarla mermerin üstünde oturuyordu. Başını kaldırıp ağaçların incelen ve gökyüzüne uzanan uçlarına, oradan da hızla sürüklenen bulutlara baktı. Ardından telefondaki sesin “Bak gördün mü? Sonunda biri buldu çıkardı kartviziti. Ben sana demedim mi o parselin müşterisi çok olur diye? Pazarlama hatası falan değilmiş işte.” dediğini duydu, bir anlam veremedi. Telefonun ekranına baktı, tekrar kulağına götürdü. “Alo?”
Sesin sahibi daha parlak şekilde devam etti. “Efendim biz tam da dermanı kalmayan yolcularımız için çalışıyoruz. Son durağınıza nasıl ulaşmayı arzu edersiniz?”
Necdet afalladı. Bir an evvel eve dönmek, bitiş çizgisini görmek istiyordu. Sesine yapışan bir hiddetle “Anlayamadım? Asri mezarlık 18. Ada’ya bir araç gönderiverin, bekliyorum.” diye yanıtladı. Adam höpürdeterek bir şey içti, cevap vermeden önce derin bir yutkunma sesi duyuldu. “Beş dakika içinde MT 66 plakalı araç bulunduğunuz yere gelecek, iyi yolculuklar efendim.” deyip kapattı. Necdet buradaki son ziyareti olduğunu bilerek baktı mezarlığa.
“Az kaldı Süreyya’m az kaldı…”
Taşların arasındaki ince patikadan yürüyerek araba yoluna çıktı. Çakıl taşlı yolda yavaşlayarak ilerleyen aracı gördü, elini uzattı. Siyah araba yanaştığında arka koltuktan şık giyimli, temiz yüzlü genç bir adam inerek Necdet’e kapıyı açtı. Bu alışılmadık manzara karşısında şaşırdı. Genellikle ağzının kenarında sigarası, kolunu camdan sarkıtan “Nereye beybaba?” diyen sarı taksilerle yolculuk ederdi. Necdet üzerini mahcupça düzeltip arka koltuğa yerleştiğinde genç adam da yanına bindi, şoförün omzuna dokundu ve yolculuk başladı.
“Sebebi ziyaretiniz özel bir anma mıydı efendim, yoksa dertleşmeye mi geldiniz?”
Adamın emrivaki tavrına anlam veremeyip başını yana çevirdi, mezar taşlarının gelip geçen izlerine daldı. “Lütfen Necdet deyin…” dedi sesi titreyerek. “On yıldır her gün yaptığım şey…” Kelimeleri ağzında yuvarlayarak kafasını öne eğdi. “Hoş bazı günler atlamaya başladım.”
“On sene dile kolay Necdet Bey, bir ömrün onda biri eder. Sadakatinizi hak eden çok özel biri olmalı.”
Necdet’in burnu sızladı. Boğazına oturan düğümleri yutmaya çalışarak yolu uzatmadan eve varmak istediğini söyledi. Cebindeki adresi çıkararak şoföre uzattı. Genç adam, yüzüne hafifçe yayılan gülümsemeyle Necdet’e doğru döndü. “Biliyor musunuz Necdet Bey? Çoğu müşterimiz eve dönmek istediğini söyler ama, aslında aradıkları şey o dört duvar değil. Kartviziti bulmanızın tesadüf olmadığı gibi… Sizi sevdiğinize, ebedi huzurunuza kavuşturabilmenin bir yolu olduğunu ve bunu tasarlayabileceğinizi söyleseydim?”
Necdet boynundaki alyansa sarıldı, avucunun içinde sıktı. “Ben ne yapacağımı gayet iyi biliyorum. Ebediyete kavuşmayı kimse benden iyi tayin etmemiştir! Siz lütfen kendi işinizle ilgilenin.” dediğinde dikiz aynasından ona kaçamak bir bakış fırlatan şoförle göz göze geldi. Her şeyi bitirmeyi düşündüğü, ölümün farklı yollarını denemenin eşiğine geldiği sürüyle gün olmuştu. Genç adam koltuğun sırt cebinden bir broşür çıkarıp iki elinin arasında kıvırarak “Haddimi aşarsam lütfen beni uyarın. Sizin yaşınızda böylesine şık giyimli bir beyin, belli bir itibar inşa ederek buralara geldiğini anlıyorum, doğru muyum?” dedi.
Adam Necdet’in cevabını beklemese de kafa sallayışını gördü. “Neden gidişiniz, bir gazete kupüründeki trajik bir olaya dönüşsün? Birine duyulan özlemin ne kadar acı verici olabildiğini anlıyor ve yalnızca bir kez yapılacak bir şeyi, amatör bir plana emanet etmediğinizden emin olmak istiyorum.” diye ekledi. Necdet ceplerini yoklayıp kartviziti aradı, yanlış bir yeri arayıp aramadığından emin olmak istedi, yine aklının ona oynadığı oyunların esiri olduğundan ürktü.
“Bu neden sizin üstünüze vazife olsun ki evladım?” demesiyle genç adam broşürü Necdet’e uzattı. İşinin tam da bu vazifeden doğduğunu, kişiselleştirilebilen, teknik garanti sunan ve müşterilerine özel bir tiyatral son hazırlayan şirketin çalışanı olduğunu açıkladı.
“İlgileniyorsanız detayları şirkette konuşabiliriz.”
Böylelikle Necdet’in yoluna bir durak daha eklenmiş oldu. Şirkete vardıklarında cam kapılar önünde açıldı, yüksek tavanlı mermer döşeli ferah bir lobiyi geçtikten sonra bol ışıklı uzun koridorlardan yürüdüler. Özel bir kartla girilen toplantı odasına ulaştılar. Ona eşlik eden genç adam ile bir süre muhabbet ettiler. Ardından kapı tıklatıldı, ufak bir aralıktan birkaç dosya uzatıldı. Genç adam elindeki dosyalardan ilkini açıp çeşitli kadın ve erkek yüzlerini gösterdi. Son göreceği kişi bu olacağı için “Dikkatli seçelim Necdet Bey.” diye tembihledi. Son yemeğini, duymak istediği koku veya şarkı olup olmadığını, nasıl bir mizansen canlandırmak istediğini sordu. Necdet’in aklında sadece bir plak ve bir tatlı vardı, bir de gelen kadının Süreyya’nın kıyafetlerini giyip giyemeyeceği. Son sahnesini tüm detaylarıyla birlikte tasarladılar. Şirketten çıktığında aynı şoför ve genç adamla eve gittiler. Necdet Süreyya’nın birkaç fotoğrafını, kıyafetlerini, bir çift elmas küpesini ve nakit dolu Gladstone çantayı onlara teslim etti.
*
Tencereden yükselen karanfil, tarçın ve armudun mayhoş buharı Necdet’in düşünceleri arasına girdiğinde mutfağın eşiğinde durduğunu fark etti. Süreyya’nın mürdüm rengi elbisesi ve ipek eldivenleriyle mutfakta salınışını, dolapları açıp kapayışını, ocakta kaynayan tenceredeki tatlı şerbetini sakince karıştırışını izledi. Ateşi kapatırken kadın sırtındaki gözleri fark etti. Omzunun üstünden Necdet’e bakıp gülümsedi.
“Sen salona geç, ben de tatlılarımızı alıp geliyorum.”
Biri yakut, diğeri şeffaf renkte olan iki armudun şerbetini süzdürerek porselen tabaklara yerleştirdi, dibine sapladığı karanfilleri çıkardı. Birer kaşık taze kaymağı bal gibi armutların üzerine koydu, file bademleri serpiştirdi. Çantasının gizli dikişinden küçük bir şırınga çıkardı, yakut renkteki armudun kalbine berrak sıvıyı zerk etti. Elinde tatlıyla salona geldiğinde Necdet masada oturuyordu, servis etti. Oturmadan evvel plağı paketinden sıyırarak gramofona taktı. Necdet için o bilindik cızırtının yerini berrak bir fısıltı aldı. Johann Strauss’un Güzel Mavi Tuna’sı bir nehrin üzerindeki sisi dağıtır gibi uyandı. Kemanlar hafif, titrek bir git gel ile başladı. Ardından kornonun uzaklardan gelen davetkar sesi duyuldu. Kadın Necdet’in karşısındaki sandalyeye oturdu. Necdet, kaşığını armudun yumuşak etine batırdı. Damağında ezdi, limonun keskin tadı dilinde patlayınca kaşığının ucuyla kaymağı aldı. Buz gibi ipeksi dokusu ağzının içini kapladı. Müziğin o meşhur bum-pa-pa ritmi başlayınca Necdet’in kalbi, baslar ve çellolarla bir çarptı. Kadından bu dans için ona eşlik etmesini rica etti. Kadın önce başıyla ritmi takip etti, müziğin hafifçe yükseldiği bölümde kollarını suyun altından çıkarır gibi havaya kaldırdı; bir sağa bir sola belli belirsiz desenler çizdi. Necdet bir kaşık daha aldı, kadın oturduğu yerden kalkarak kendi etrafında yumuşak adımlarla dönerken elbisenin etekleri de zarif kavislerle havalandı. Necdet bir kaşık daha aldı, kadın parmaklarının ucuna yükseldi. Necdet bir kaşık daha aldı, kadın ritmik adımlarla yanına geldi ve bir kaşık daha aldı. Necdet’e elini uzatıp gülümseyerek “Hadi benimle dans et!” dedi.
Necdet kadının yüzüne baktığında Süreyya’nın yanağında beliren derin gamzeleriyle karşısında olduğunu gördü. Elini tuttu, kadının belini kavradığında parmak uçlarında tuhaf bir karıncalanma hissetti. Dokuma halının üstündeki dairesel dönüşlerinde dizleri titreyerek ayakları birbirine dolanıyordu. Bakır üflemeliler ve vurmalılar devreye girdi. Sesler daha yankılı ve boğuk gelmeye başladı. Necdet’in ağzından bir şeyler döküldü.
“Sür…ey…yya…m…” Valsin en görkemli yükselişinde göz kapakları ağırlaştı birkaç kez yumdu açtı. Avizeden dökülen ışıklar sanki üzerine akıyordu, her şey ne kadar parlaktı! Süreyya’nın kıvrılan dudak kenarına odaklanabildi sadece. Kadın, kollarının arasında ince ince terleyen, başı geriye doğru düşen Necdet’i sıkıca tuttu.
“Gel Necdet yatağımıza geçelim, vakit tamam.”
Kolunun altına girdi. Ahşap döşemelerin gıcırtısı eşliğinde yukarı çıktılar, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Kadın onun istemsizce odasına yönelen ayaklarını takip ederek yatak odasını buldu. Yatağın hiç dokunulmamış yanında duran komodinin üzerinde deri ciltli kitap, gümüş el aynası ve saç fırçasını görünce sol tarafın Süreyya’nın yeri olduğunu anladı. Ceviz yatağın üstündeki ağır kadife örtüyü bir eliyle itip Necdet’in zayıflamış bedenini oturttu, ayaklarından kavrayarak yatağa yatırdı. Necdet’in ağzında yoğun paslı bir tat belirdi. Kadın yanına ilişti, elini sıkıca tuttu, başını omzuna yaslayarak “Necdet, bize o günü anlatsana, düğün günümüzü…” dedi. Necdet yarım açık gözlerle tavandaki süslemeleri izliyordu. “Hava çok sıcaktı…” dedi gülümseyerek. “Bembeyaz bir bulut gibiydin Süreyya, salınıyordun.” Gözleri kapandı, eli kadının avcunun içinde titredi ve durdu. İpek eldivenlerin pürüzsüz dokusu Necdet’in son sıcaklığını sarmaladı. Kadın yavaşça kalktı, Necdet’in üstünü örttü. Merdivenlerden inip salonda boş hışırtıyla dönen plağın üstünden gramofonun iğnesini kaldırdı, plağı koltuğunun altına sıkıştırdı. Çantasını alarak konağın ağır kapısından dışarı süzüldü. Yolun karşısında onu bekleyen camları filmli siyah araç, kadını içine aldığı gibi gecenin sessizliğinde kayboldu. Hemen arkasından “Haşere İlaçlama & Temizlik Hizmetleri” yazan beyaz bir minibüs kaldırıma yanaştı. İçinden koruyucu tulumlu, maskeli ve eldivenli üç kişi izleri silmek üzere eve girdi. Yirmi dakika içinde konak her zamanki sessizliğine döndü. Necdet artık iki dünyanın da efendisiydi; ne bir şeyi hatırlamasına gerek vardı ne de tanıdık bir yabancıya dönüşme korkusuna.