Kendine daha yeni yeni yer edinen akşamın karanlığına sığınan sokak lambalarına, evlerden gelen aydınlıklar yeni yeni eşlik etmeye başlamıştı. Kıvrılan yollar araba farlarıyla süsleniyordu. Her şey önceki günle aynıydı. Tıpkı ondan önceki gün gibi. Tıpkı ondan da önceki gün gibi.
Kalabalık caddeyi kucaklayan apartmanların birisinde, apartman kapısının önünde duvara yaslanmış, bitmesin diye yavaş yavaş sigarasını nefesleyen apartman görevlisi, gözlerini kısmış çok uzakta bir yerlerde, karanlığın içinde duran hayallerine bakıyordu. Sigarasından çıkan duman havaya karıştıkça başlayan öksürüğü ile bir metrekare bile etmeyen alanını iyice sahiplenip
“Nassa ben süpürüyom. Kime ne?” diyerek izmaritini yere attı. Kirli ayakkabısının tabanıyla ezerken çöpleri toplamak için, kalın siyah kaşlarının altından bakışlarını devirerek apartmana girdiğinde caddeden hızla geçen araba dikkatini çekmedi.
Arabadaki kadın, ön camın üzerindeki gölgeliği indirip arkasındaki aynaya bakarak kırmızı rujunu sürerken bir taraftan da yanındaki adama laf yetiştiriyordu:
“Yavaş gitsene. Ruj sürüyorum. Görmüyor musun?”
“Yaaaa tabii. Tek derdimiz de senin rujundu. Annem evinde beni bekliyor. Meraklanmıştır şimdi. Ona yetişmeye çalışıyorum. Farkındasın değil mi? Allah’ım sabır ver, ya Rabbim.”
“Fark etmez olur muyum? Her fırsatta anneciğini burnumun dibine soktuğun için fark etmemek ne mümkün! Gidiyoruz işte. Sen önüne bak.”
Kadın, içi her şeyle dolu çantasına rujunu koyduktan sonra çantasının derinliklerine atladı yine. Kâğıt parçaları, tarak, iplik iplik olmuş birkaç saç lastiği, küçük bir şişede kolonya, paketi yırtılmış kâğıt mendil, cüzdan, kalabalık bir anahtarlık grubunda sıralanmış anahtarlar, telefon, şarj aleti, ezilmiş kağıdıyla sakız ve eridiği için çantanın astarına bulaşmış fındıklı çikolata paketinin arasına kendisini de çantanın içine fırlatıp kalabalığa karışmış bir halde, kocasından ve pek kıymetli kayınvalidesinden kaçıp saklandı. Elinden gelse fermuarı da çekip caddenin gürültüsünü bile dışarıda bırakacaktı.
Adam söylenerek ilerlerken kırmızı ışıkta durdu. Mendil satan çocuk kendisine doğru yaklaşınca, arasına duvar örmek istercesine açık olan camını kapattı hemen. Sadece annesi ve kendisinin olduğu dünyalarına sığındı yine. Eşini bile çantasıyla birlikte arabanın dışına ittirivermiş gibiydi. Evi değil, iş yeri değil kendi arabası onun huzuruydu. Arabada başkaları olduğunda sadece sürücü koltuğuna süzülüyordu. Ama yalnızken arabası kendisinindi. Annesiyle beraberken sürücü koltuğundan çıkıp arabasının içinde gezinebiliyordu.
Her ne kadar camı kapatmış olsa da mendil satan çocuk ısrarla camını tıklatmaya devam ederken;
“Bi’ mendil alsaydın be abi. Kardeşlerimin karnı aç.” dediğini duymazdan gelerek yeşil ışıkla beraber akıp gitti adam.
Refüjdeki trafik lambalarının dibine gidip dikildi mendilci çocuk. Kırmızı ışığı beklerken dinlenme köşesi yapmıştı orayı kendisine. Küçük bir taburenin üstünde gazeteye sarılı ekmek, su, el feneri ve poşetin içinde beş, on tane paketli mendil vardı. Yakası ve kol uçları eskimiş, fermuarı bozulmuş montunu çekiştirirken ekmeğinin ucundan ısırdı biraz. Caddenin sağ tarafında ışıklarıyla kendini belli eden marketin önündeki manav reyonunda gezinen kalabalığa bakıp, avucundaki mendili sıktı. İçine kaçan sesiyle kendine haykırdı:
“Canına yandığımın dünyası…”
Genç adam, sabah evden çıkarken arkasından seslenen küçük kızının istediği şeftaliyi almak üzere marketin önünde adımlarını yavaşlattı. Kızı en çok buranın şeftalisini seviyordu. Sert ve küçük. Çünkü yedikten sonra elleri yapış yapış olduğunda kalkıp yıkamazdı. Bütün gün iş yerindeki yorgunluğunu, kızı ve eşi için alışveriş yaptığında yolun kenarına atıveriyordu. En güzel şeftalileri seçerken kızından gelecek olan öpücük bombardımanını düşünüp farkında olmadan güldüğünde -eşi biraz söylenecek olsa da- çikolata almayı aklına koydu. Eşinin hazırladığı mis gibi huzur kokan yemekler akşam sofrasındayken kızının bıcırtıları çikolatasız kalmamalıydı. Eve gelip de zile bastığında kızının kapıya doğru koşturan minik adımlarının sesini ve arkasından eşinin gülücükleriyle antreyi süslediği an, genç adam için bu karışık dünyanın en büyük ödülüydü. Kapı açılıp evine girdikten sonra kendisi ve ailesi için nefes almaya başladığı büyülü zaman başlardı. “Bakalım bugün neler anlatacak benim prensesim?” diye düşünerek kasanın önündeki çikolatalardan alırken yüzünde beliren hınzır bir tebessümle birkaç da oyuncaklı çikolatayı gözüne kestirip ödeme yapmak için sırada bekledi.
Kasadaki kız, önünde uzamaya başlayan kuyruğu biraz hafifletmek için yanındaki kasanın da hemen açılmasını anons etti. Aslında bunu daha çok, sabırsız müşterilerden gelecek olan şikayetleri duymamak için yaptı. Hiç birisine laf yetiştirmeye niyeti yoktu. Yarım saat sonra mesaisi bitecek ve nişanlısı ile buluşacaktı. Bir gün önce işten çıktıktan sonra kuaföre gidip hafif sarılar attırdığı saçlarının dalgaları bozulmuş olsa da personel odasındaki dolabının aynasında düzeltecek, nişanlısının doğum gününde aldığı mavili, beyazlı gömleği giyip ön kısmını kot pantolonunun içine sokarken arkasını dışarıda bırakacaktı. Markete gelen müşterilerde görmüştü bunu. Yine dolabının kapağındaki aynada makyajını da yeniden yapacaktı. Nişanlısı abartılı makyajı sevmediğinden sadece rimelini sürüp hafif de allık kullanacaktı. Birazcık da baharat kokulu parfüm. O kadar. Sabahtan yedek ayakkabı ve çantasını da getirip dolabına bırakmıştı. Birkaç defa dolabını kilitlemeyi unuttuğunda eşyalarının karıştırıldığını fark ettiğinden beri dolabını daha dikkatli kilitler olmuştu. Şimdi mesaisinin bitmesini bekliyordu. Kasasından kaç müşterinin geçtiğini bilmeden kendisiyle konuşmayı sürdürdü. İyi ki dolabına lavanta kesesi asmıştı. İyi ki dolabının kapağındaki aynanın kenarına nişanlısının fotoğrafını yapıştırmıştı. İyi ki dolabının kilidini değiştirmişti.
Reyonların arasından gelen şangırtı sesleri kendi içindeki konuşmaları susturuverdi. Müşterinin çocuğu, bir kaç gazlı içeceği elinden düşürmüştü. Hemen anons etti kasadaki kız;
“Yardımcı personelden Sevim Hanım, içecek bölümüne lütfen.”
Gülümsemesini hep yüzünde taşıyan Sevim Hanım, çelimsiz gövdesiyle süpürge, kürek ve paspasını kaptığı gibi içecek bölümüne gittiğinde öfkesinden kaşları tek kaş olan annenin yanında ağlayan çocuğu gördü:
“Vay guzum, ağlama sen. Ben şimdik silerim ya buraları. Bişicikler kalmaz. Üzülme, he mi?”
“Siz işinizi yapın. Çocuğumun ağlayıp ağlamamasından size ne? Size mi düştü çocuğumun terbiyesi? Hatasının cezasını çekecek tabii.”
Sevim Hanım bu tip çok bilmişlere alışık olduğu için aldırış etmedi. Silip temizleyiverdi oraları. Şişe kırıklarını dikkatlice marketin çöpüne attı. Mesaisi bitmeden reyonları paspaslayıp, kutuları, naylonları toplaması gerekiyordu. Bütün işlerini eksiksiz tamamlayıp marketten çıkarken gülümsemesi yine yüzüne yerleşmişti.
Otobüs durağına geldiğinde bankta boş olan yere oturdu. Bankın soğuğunu kalçasında hissetti. Beklerken, otobüsten indikten sonra tekrar bineceği diğer otobüste işten çıkış saati gelen büyük kızıyla karşılaşma ihtimali oluyordu. Otobüste rastlaşabilirlerdi. Gülümsemesi yüzündeki yerindeydi. Küçük kızı sofrayı hazırlamaya başlamış olmalıydı. Dünden kalan yemekleri vardı. Tek eksik salataydı. Onu da hemen yapardı. Evlerine yakın olan marketten yoğurt ve ekmek alacaktı. Cehennem olasıca herifi inşallah yine geç gelirdi. Penceresinin önü menekşe, çuha, kasımpatılarla dolu mutfaklarında, kızlarıyla huzurlu bir yemek yer sonrasında yine mutfaklarında kahvelerini içerken kızlarının kelebekli sesleriyle birlikte kahve kokusu dolanıverirdi. İşte o zaman mutfakları daha da mutfak olurdu. Sevim Hanımın gülümsemesi iyice yerleşirdi yüzüne.
Durağın ışıklı panosu, beklenen otobüsün daha on dakikası olduğunu gösterirken kaldırımın ucunda duran adamın koluna -hafifçe- çarpan motokurye uzaklaşmış, trafik gürültüsünün yanında cılız kalan çığlıklar caddenin ortasına savrulmuş, adamdan başka hiç kimse savrulan cılız çığlıkları toplamamıştı.
Durağın önünden geçen motokurye, motosikletinin arkasındaki siyah çantaya sıraladığı pizzaları soğumadan yetiştirebilmek için caddedeki apartmanların numaralarına bakınıyordu. İstediği adresi bulduğunda motosikletinden inip pizza kutularını ve içecekleri alıp apartmana girdi. Asansöre bindiğinde asansörün aynasında kaskını düzeltip siperini kaldırdı. Kaskının önündeki bir çizik dikkatini çekti. Canı sıkıldı. Bir an önce siparişi teslim edip kaskını kontrol etmeliydi. Asansörden inip, zili çalıp, kapı açılıp, kutuları teslim edip, ödemeyi alıp tekrar asansöre binip apartmandan çıktığında nefes nefeseydi. Kaskını kucakladı. Çiziğin üzerinde, parmaksız eldivenli elini gezdirdi. Kaskı iyileşiversin, düzelsin istedi. Pantolonundaki kurumuş çamur lekesi, botlarının kopacak kadar eskiyen bağcıkları, montunun sökülmüş cebi hiç biri umurunda değildi. Göz bebeği olan kaskını taktığı an, kendi zamanı işlemeye başlardı. Dakikalar, saatler kendisinindi. Kimse karışamazdı. Daha doğrusu karıştırmazdı. İstediğini duyardı. Siperini indirince istediğini görürdü. İstemediği hiçbir şey kaskından içeri giremezdi. Telefonuna gelen yeni sipariş mesajıyla hızlandı. Kaskını taktı. Motosikletine binip uzaklaşırken bir sonraki gün, kaskı için neler yapabileceğini düşünüp bütün sesleri ve görüntüleri kaskından çok uzaklara fırlattı.
Kalın kaşlı, devrik bakışlı apartman görevlisi, ikinci katın çöplerini almaya başladığında sekiz numaralı dairenin önündeki pizza ve içecek kutularını gördü:
“Bunlar hiç yemek pişirmez mi?” diye kısık sesle kendi kendine söylenirken aklından geçen; işi bittikten sonra bir metrekare bile etmeyen duvar dibindeki alanında içeceği sigarasındaydı. Sigara ve çakmağını sakladığı duvardaki küçük deliği, kendisinden başka bilen yoktu…