Beyoğlu’nda sahafta dolaşırken gözüme eski tarihli bir coğrafya kitabı ilişti. Avına soğukkanlılıkla yaklaşan bir aslan gibi hedefime kitlenip üzerinde onlarca kitap olmasına rağmen onu almak için pozisyonumu aldım. Kitapçının “Bu kitabı gerçekten bu kadar istiyor musun?” diyen bakışlarını gördüm ama evet, istiyordum. Birkaç kitabın yere düşecek olması beni durduramadı.
Kitaba ulaştım ve köşeye geçip dünya coğrafyasına dair eskiden neler anlatılıyormuş diye sayfalarına daldım. Kitabın ortalarına doğru, Rönesans dönemine ait dünya haritalarının resimlerine rastladım. Haritaların büyük bir kısmını deniz canavarları, suyun içinden çıkan yılanlar, ejderhalar, yarı kadın yarı balık figürleri ve keşif gemilerinin resimleri kaplıyordu. Biraz araştırınca anladım ki bu korkutucu canavar figürleri, o dönemin insanlarının henüz keşfedilmemiş yerlere ve dibinin görünmediği okyanuslara dair korkularının dışavurumlarıymış.
İnsanoğlunun bilinmezle ve kontrol edilemezle arasındaki korku dolu ilişkisine 16. yüzyıla ait bir dünya haritasında denk gelmek beni epey etkiledi. Okyanuslar, yapısı gereği öngörülemezliği ve derinliği nedeniyle “karanlığın” ve “tehlikenin” parmakla gösterildiği yer olmuş.
İnsanın bilinmeyene ve kontrol edilemez olana karşı mesafeli ve kaygılı duruşunu bugünden de biliyoruz aslında. Buna en çok bedenimizle ve duygularımızla kurduğumuz ilişki üzerinden maruz kaldığımıza inanıyorum.
Her birimiz “beden” dediğimiz muazzam bir coğrafyanın içine doğduk ama keşiflerimiz çok sınırlı. İçine doğduğumuz kültürel ve siyasal yapıların, en çok beden üzerinden “korku” hikâyeleri yarattığına inanıyorum. Bizi doğduğumuz coğrafyanın keşfine cahil bırakarak, haritada sadece kabul gören bölgelerde oyun oynamamıza izin verdiklerini düşünüyorum.
Küçük yaşta, okul zilinin sesi ve toplumun gürültüleriyle birlikte iç dünyamıza giriş kapıları kapatılıyor. “Mahremiyet”in utanç ve yasakla örülmüş örtüsü, yavaşça bedenimize ve içerisinde pişen tüm duyumlara, hislere ve düşlere ağırlığını bırakmaya başlıyor.
“Bilmediğin suya girme” diyerek büyütülüp kendi sularımıza da uzaktan bakar hâle geliyoruz. Peki girmeden bir su nasıl bilinir hâle gelir? Hangi sular bilindik sayılır, kim karar verir buna?
En temelde; dört tarafı yerçekimiyle kaplı, kıtanın yüzeyi deri ve kıllarla örülmüş, içten dışarı doğru sıcaklığı yükselen, omurgası yerçekimine karşı dik uzanan, girintili çıkıntılı arazileri çok olan, delikleri ve mağaraları bulunan, gözlerden çıkan yağmur sağanaklarına sıklıkla rastlanan, dönemlere göre kokuları değişebilen, rüzgâr çeşitliliği bol, çok sesli bir coğrafyanın içinde yaşıyoruz.
Görünen kısmın resmini çizebiliyoruz ama derinliğe ve hislere dair kısımlar eksik kaldığı için harita tek boyuta sıkışıyor.
Yer altı dünyası, mağaralar, hava akımları, fay hatları, madenler… İç bölgeler keşfedilmedikçe coğrafya renksiz ve derinliksiz kalıyor.
İç bölgelerin dışarıdan farklı akan bir sesi, bir dili, bir tınısı var. İçeride olanları 29 harfle sınırlı alfabemizle aktarmak yetersiz kalıyor. İç dünya, köşesiz, dibi görünmeyen ve daha farklı bir zaman anlayışı içinde akan bir okyanus gibi; ancak duyumsayarak varlığı fark edilen zengin bir alan.
Fakat her zaman olduğu gibi, bilinmez ve anlaşılmaz olanın öngörülemezliği güvenlik anlayışımızı sarsıyor. Güvenliğimize ve konforumuza tehdit olarak görülen her şey gibi burası da sansürümüzden nasibini alarak bastırılıp yok sayılıyor.
Oysa bu iç kıta yalnızca kişinin kendi rızasıyla görünür olabilir. Kişinin omurgasının içindeki o ince harekete ya da bedenin içindeki titreşime bir başkası erişemez. Kimse, ayaklarının taşlara değdiğinde kişinin içinde uyanan hissi bilemez. Tam da bu yüzden içimizdeki her kıpırtının yalnızca bize ait oluşu, mahremiyetin en yalın hâli değil midir?
Ne var ki içimize ait olana yabancı kalışımızın en önemli sebeplerinden birinin de “mahremiyet” kelimesinin anlam erozyonuna uğrayarak bedenin ve duyguların üzerine çökmüş olması olduğuna inanıyorum.
“Mahremiyet” özel ve kişiye ait olanı işaret etmesi gerekirken, kelimenin “haram” kökünden türemiş olmasının getirdiği ağırlıkla birlikte günümüzde etrafı utanç, yasak ve korkuyla kaplanmış gibi görünüyor.
Ötekinin “ayıplayan” bakışı içimize sızmaya başladıkça bedenimizin bazı bölgeleri “mahrem” adı altında gölgede bırakılıyor; keşfi ayıp, merakı tehlikeli, teması yasak sayılmaya başlanıyor. Böylece haritamızın en canlı bölgeleri ejderhalarla işaretlenmiş karanlık alanlara dönüşüyor.
Utancın sert sopası ben ile bedenimin arasına girdikçe “beni” parçalara bölüyor. Mahremiyet, “kendime ait olan” değil, “kendimden bile sakladıklarım” hâline dönüşüveriyor.
Terapiyi ve beden çalışmalarını, insanların kendi haritalarındaki bilinmez suları bilinir hâle getirebilmeleri için değerli çalışma alanları olarak görüyorum. Terapist olarak işim, hikâyenin ve görünenin ötesindeki “içerisi”yle. İşim, insanların kendi “içleri”yle kurduğu ilişkiyle. Bu ilişki kurulamadığında bunun bedeli, içeride akan candan ve heyecandan mahrum kalınarak, kurak otlarda yaşanarak ödeniyor. İçeriden gelen her bir kıpırtıya “yabancı” kaldıkça onu utancın kırbacıyla eğitiyoruz.
Oysa okyanussuz bir dünya düşünülemeyeceği gibi, “içi” olmayan bir varoluş da düşünülemez. İç zaten mahremiyetin doğal alanıdır; onu başkasından kaçırmakla meşgul oldukça kendimizden de kaçar hâle geliyoruz. Bedenimizin kapısını açıp içeri girmeye cesaret edemedikçe, içeriden gelen seslere, duyumlara ve hislere “deniz canavarı” muamelesi yapıyoruz.
Nefes içeri alınıyor, kalp içeride atıyor, kan içeride dolaşıyor, yemek içeride sindiriliyor… Hayat, içeriye bakamadıkça “eksik” bir coğrafyada yaşanıyor. İçine doğduğumuz bu çılgın coğrafyanın yaşamın gürül gürül akan sularıyla dolu olduğunu ancak içine girip ıslanmaya cesaret ederek öğrenebiliyoruz. O yüzden kişinin kendi mahremiyetine merakla ve coşkuyla sarılabilmesini, kendi haritasındaki boşlukları karanlıklarla eksiltmeden canlılıkla genişletebilmesini bir fırsat olarak görüyorum.