Çevrimiçi dergimiz Mikroscope’un bu sayısının teması “Mahremiyet”. Sevgili Aslı Tohumcu, söyleşi teklifimizi kabul etti. Bu keyifli söyleşimizi gözlerinize ve gönüllerinize emanet ediyoruz.
Aslı Tohumcu’nun son kitabı Öylesine Bir Sevgili etrafında, mahremiyetin çeşit çeşit kapısını araladık. Keyifli okumalar…

Sevgili Aslı Tohumcu, teşekkür ederim bu söyleşiyi kabul ettiğiniz için. “Öylesine Bir Sevgili” çok çarpıcı bir isim olmuş. Özellikle “öylesine”… Bu sözcük, içini doldurmaya çabaladıkça bir yerleri boş kalacak; bir yandan yakıcı, yıkıcı, acıtıcı, kırıcı ve fakat bir diğer yandan da dokunaklı, incelikli, alaycı ve tazeleyen bir sözcük. Bu kitabın isminde bu sözcüğün olma öyküsünü paylaşır mısınız bizimle?
Öylesine bir sevgili ifadesi romanda bir isimden ziyade, bir makamı ve devredilen bir yeteneği temsil ediyor benim gözümde. Anlatıcı, hikâyenin başında kendini böyle tanıtıyor ve bu ismi, kulübesini, yeteneğini okura devredeceğini söylüyor. Bu anlamda romanda bahsi geçen kadınlardan birinin de “ben” olduğunu iddia edebiliriz.
Özellikle erkeklerin derilerini soyarken, son nefeslerini verirken duydukları son cümle de bu: “Öylesine bir sevgiliyim ben”. Buradaki “öylesine”, erkeklerin kadınlara biçtiği o “sıradan”, “isimsiz” veya “önemsiz” rollerle dalga geçiyor bir yanıyla; bir yanıyla da bu görev ve dükkân (Tabut), kadından kadına devredildiği için bir mirasın dile getirilişi. Bu anlamda, bu roman da benim için bir tür vasiyet, bir şeylere veda diyebiliriz. Başka kadınları teşvik ve davet de.
Yazmayı seçen, yazmakta direnen ve “mürekkep”in her damlasının hakkını vere vere yer alan, yerini sabitleyen “kadın” yazarlara çok içten ve incelikli bir saygı duruşu bu kitap. Her satırda, yazmak için çok iyi bir okur olmak gerektiğini avaz avaz dile getirirken göndermeler özenle yerleştirilmiş. Bu romanın doğuş ve yazılış öyküsünü paylaşır mısınız lütfen?
Bu romanın doğuşu, bizzat bir kadın dayanışması ve şifa hikâyesi. Bu romanı; Glasgow Kadın Kütüphanesi’ndeki (GWL) yazarlık rezidansında, hayatımda ilk kez etrafım sadece kadınlarla çevrili bir halde, onların şefkatli kanatları altında yazdım. Bu süreçte hissettiğim o “göz kulak olunma” hali, metnin her satırına “kadın kadının yurdu” felsefesi olarak işlendi.
Romanın yeniden anlatım yapısı da aslında tarih boyunca erkeklerin yanlış veya eksik anlattığı kadın hikâyelerini bizzat kadınların sesinden, onların en mahrem hakikatleriyle yeniden inşa etme arzusundan, biraz şifa verebilir miyim umuduyla doğdu. Ayrıca, beni bu romanı yazmaya götüren yerli, yabancı kadın yazarın ve o yazarların kitaplarını birlikte okuduğum kadın arkadaşımlarımın da hakkını vermem lâzım.
“Kalbinden geçen hikâyeleri anlatmak ve kadınlarla paylaşmak için yola koyulurken bir kırlangıç hediye ettim ona. Hızlı uçsun diye değil, iyi uçsun diye kırlangıç.” Bu cümleleri okuyunca bir önceki romanınızda kullandığınız geyik düştü aklıma. Doğayla bütünleşmiş insan olabilmenin özelliği onu iyi okumak, içselleştirebilmek büyük ölçüde. Buradan bakınca dişil gücün yolculuğu hakkında neler düşünürsünüz?
Hızlı uçsun diye değil, iyi uçsun diye kırlangıç, evet. Dişil gücün aceleci ve yıkıcı olmayan, aksine derinden ve hedefine sadık ilerleyişini simgeliyor. Romandaki bu kırlangıç hediyesi, hikâyelerin kadınlarla paylaşılması ve kalpten geçenlerin özgürce anlatılması için bir tür motivasyon.
Dişil gücün yolculuğu doğayla, hayvanlarla ve kadim bir bilgelikle iç içe. Anlatıcının yasından yeniden doğarken kızıl tilkinin kuyruğunu, kurdun dişlerini, akbabanın pençesini ve serçenin sesini kuşanması bu bütünleşmenin en somut hali bence. Bu yolculuk, eril dünyanın koyduğu hedeflere hızlıca varmak değil, kendi sesini ve hakikatini “iyi” taşıyabilmek.
Cevizin Şarkısı adlı romanımda başroldeki geyiği, bir rüyamda rahmetli babaannem hediye etmişti bana. Kırlangıcı da genç kızlığımda mektuplaştığım, sonradan izini kaybettiğim bir kadın arkadaşım. Bana telaşımı kenara koyup ağır ama sağlam adımlarla ilerlememi tavsiye eden, neyin önemli olduğunu gösteren bir dosttu.
“Âdet olduğu üzere yedi damla gözyaşı döktüm sadece.” alıntısından hareketle; kadının, yazarın, yazmanın, insanlığın ve doğanın mahremiyeti üzerine düşüncelerinizi paylaşır mısınız bizimle? Mahremiyetin de bir samimiyeti var mutlaka… Sesini duymamız gereken bir samimiyet bu. Sevgili Aslı Tohumcu’nun cümleleriyle bir kez daha ünleyelim bu konuyu… “Böyledir hayat, aaa, bir bakmışsınız yok, bitmiş, yaaa, çalınmış sizden arsızca.”
Mahremiyet, romandaki, sadece benzer yaralara sahip olan kadınların gördüğü ve girebildiği dükkanımız Tabut gibi bir anlamda. Dışarıya kapalı ama içeride şifa dağıtan bir sığınak. Çünkü çoğu zaman eril şiddetle gasp edilen bir alan bu. Romanda Mavi Sakal’ın yasak odası, Beren’in bodrum katında hapsedildiği hücre gibi. Ancak “yedi damla gözyaşı”, gasp edilen bu hayatlara ve yitirilen kız kardeşlere duyulan samimi ve ölçülü bir yasın simgesi.
“Hayatın arsızca çalınması” vurgusu konusuna gelince… Hikâyeler anlatarak, çalınan bu hayatların mahremiyetine saygı gösterirken, bir yandan da o sessizliği “erkeklerin istilacı seslerini susturarak” bozmaya çalışmak belki de. Gerçekten de kadınların birbirine görünmez nöronlar gibi bağlı olduğu büyük bir acı ağı olduğunu düşünüyorum ve bu romanla o ağa sesimi duyurmak, yalnız olmadığımızın altını bir kere daha çizmek, hikâyelerimizi paylaşmanın iyileştiriciliğini anımsatmak istiyorum.
Hikâyelerin gücü, paylaşıldıkça büyümesi; büyüdükçe daha güçlü ve dirençli hissettirmesinde saklıdır. Aslı Tohumcu, yazarak anlattıkça bu gücü yayan yazarlarımızdan. Hem kitaplarını hem de bu söyleşiyi keyifle okuduğunuzu umarak… Bahara “merhaba” derken içinizdeki heyecanı ve direnme enerjisini yenileyerek devam ettirmemiz dileğiyle…