Ben
“Ben” diye başlayan bütün cümleler “o” diye devam ediyor. Okuyamıyorum. Algılarım adeta kısa devre yapmış, burnumda yanık kablo kokusu. Elimden bırakıyorum kırmızı tükenmez ile yara bere içindeki isli kağıtları. Masada ağaç kesiklerinden bir kule. Yaslanır yaslanmaz sandalyenin arka ayakları ateşe yeni atılmış iki odun parçası gibi çatırdıyor. Tenimde volta atan arsız bir ürperti, içimde soğuk yanığı.
Masanın hemen ardındaki pencerenin camına vuruyor yüzümün aksi. Onun aksi de karşısındaki pencerenin camına. Onunki de, onunki de… Uzayıp gidiyor bu iç içe geçmişlik. Zamanın doğrusal geleceğinde o en küçük yansıma artık tüm görüntüyü barındıran zerre. Kaçış noktasından bir yabancı bakıyor şimdi gözlerimin içine. Mütemadiyen. Derine, daha da derine.
İzleniyorum. Artık hiç şüphem yok. Hatta yedi yirmi dört. Evin içinde köşe kapmaca oynuyoruz. Ben ve o. Ağzıma el çabukluğuyla fazladan iki kare çikolata attığımı dahi biliyor. Ara sıra burnumu karıştırmaktan zevk aldığımı. Diş ipi yerine kimi zaman işaret parmağımı ağzımın kale arkasına daldırdığımı. Konuşmalarımı dinlemesin diye müziğin sesini açıp duruyorum. Bazen de elektrik süpürgesini ya da çamaşır makinesini boşa çalıştırıyorum. Neredeyse duşa elbiselerimle girmeye kalktım geçen gün. Sonra kendime geldim de iç çamaşırımın kâfi olduğuna kanaat getirdim.
En fenası aklımı okuduğundan da şüpheleniyorum epeydir. Rüyalarımda bile rahat yok. Şöyle ağız tadıyla bir fantezi bile kuramıyorum. Hani kendime bile dillendirmekten çekindiğim ve hatta utandığım düşüncelerimi kâğıda dökülmüş halde bulmaktan bıktım. Pis hırsız. Kafamda düşüncelerden, yargılardan, zanlardan bir kule. Zihnimi susturmak için bağıra çağıra şarkı söylemek gibi bir âdet edindim son zamanlarda. Ne yapsam, çırılçıplağım karşısında. Cascavlak, yalınayak. Anadan doğma savunmasız. Anadan üryan örtüsüz.
Anlatan ben, yazan o. Üzerimde kurduğu tahakküm, sanki kitap yığınlarından bir kule. Dünyaya gelmek ve anlamını bulmak isteyen bütün kelimeler oradan beni izliyor. Doğru sesi seçmekle başlıyorum kendimi kapana sıkıştırmaya. Sonra düzgün kelimeyi aramakla ve uygun cümleleri kurmakla. Nispeten muntazam bir yapısal anlatım yakalamış olabilirim ama özgür değilim. O beni daima görüyor ama ben onu göremiyorum. Öyle mahir ki kendini saklamakta ve sürekli benim ağzımdan konuşmakta. Tek bir satırda bile rastlayamıyorum ona.
Galiba ufaktan deliriyorum. Her an gözetleniyor oluşumun emarelerini uydurmadığım ne malum. Anlatan tamam, ya yazan da ben isem?
O
Kendini muhtemelen ben sanıyor ya da benim yerime geçmeye çalışıyor. Başka bir açıklaması olamaz. Halbuki o bir anlatıcı. Sesini kıstığı anda beni açık ediyor. Ve kalemime ihanet. İtaat ortadan kalkınca hikâyenin sarpa sarması ise kaçınılmaz. Aramızdaki hayati anlaşmaya göre; benden zinhar bir şey saklayamaz, metnin dışına iznim olmadan çıkamaz. Ne var ki, “ete kemiğe büründüm yazar gibi göründüm” diyor işte. Niyeti bozmuş, belli. Ayrıksılığı başa dert. Tamam çok emek var. Dereyi geçerken at değiştirilmez. Ancak üzerine düşeni yapmazsa, hâl ve tavırlarına çeki düzen vermezse kalemi kıracağımı bilmeli.
Saatlerce masamda oturuyor. Ama ne bilgisayara ne de kağıtlara el sürüyor. Tek yaptığı pencerenin camına vuran aksini seyretmek. O bu haldeyken yazmak ne mümkün. Alenen beni protesto ediyor. İmgeler akın, cümleler hücum ettiğinde onları geri gönderiyor. Ama nereye? Her birini kafasının içindeki kuleye kilitlediğinden haberi yok. Suskunluğu bir direniş olarak kurguluyor, bana başkaldırı. Oysa her küçük kurgu büyük kurgunun içinde bir karadelik.
Geçenlerde arkadaşlarla dışarıda iki tek atmamı fırsat bilmiş. Kamera sistemi kurmuş eve. Aklı sıra beni iş üstünde yakalayacak. Bütün zamanını arka odada monitörlerin karşısında geçiriyor. Termosta kahve, önünde iki paket sigara. Didik didik ediyor görüntüleri. Kendini izlemekten usanmadı. Bir ileri, bir geri. Aradığı da onu arıyor olabilir mi? Bozmalı bu sessizlik yeminini. Susması gerekeni konuşturacak ileri geri.
harfleraceleylebirbirineyaslanmışboşluksuzvurgusuzulanmadanduraklamadankuralsız neredebaşlarneredebiterhecesizkelimesizcümlesiznoktalamasızbumetinhanginefesyeterokumayabiryazardakaçkişiyaşarkaçkişiliktiryazarınzihnişimdibunlarıkimyazdıyadayazmayayeltendi
Biz
İzleniyoruz. Hem duvarların ötesinden hem de zihnin paranoyak temayülünden. Ötekinin bakışında hep yeniden kurgulanıyor ve kurguluyoruz. Temkin, sansür, düzenin kısır lügati hep perde. Tekil bir çoğulluğun sus payını gezdiriyoruz damarlarımızda özgürlük namına. Özgün olanın devrilen kulesi daha da yüksek inşa edilsin diye taş taşıyoruz kelimelerimizle. Sonra gözetleyen de gözlenen de biz oluyoruz. Gölgelerin üzerinde kol gezdiği tahayyüllerimiz daha doğmadan can veriyor hücre duvarlarımızda. Devşirilen dil, kurallarıyla ve sınırlarıyla gardiyan.
Doğru, yanlış, eksik, fazla, sahte, gerçek, otantik, taklit, asıl, kopya… Sessizlik bile bir cümleye dönüşüyor bu kurguda. Biz susuyoruz, ötekiler yazıyor. Ötekiler susunca da biz. Böylece sürüp gidiyor. Güneşli bir sabah Rapunzel o yüksek kuleden saçlarını sarkıtana dek.