Taksici, “Buraya kadar, aşağı inmem.” dedi.
“Niye?”
“Bu karda buzda inersem, çıkamam da ondan.”
Saat olmuş gece yarısı. Ev, yokuşun sonunda. “Şoför Bey, lütfen!”
“Lütfenlik bir şey yok hanımefendi, inemem!” Çekti gitti. Öylece kalakaldım. Bugün okul idarecileriyle toplantı vardı. Giyinmişim iki dirhem bir çekirdek. Çizmelerimin topukları tam karlı yokuş modeli! Allah vere de düşmesek.
Uzun zamandır mahalle gönüllüleri platformuna üyeyim. Farklı mahallelerde ihtiyaç sahiplerine yardım ve destek amaçlı bir iyilik projesi. Gönüllülük esas. Bu aralar Karagümrük’te bir ilköğretim okulunda öğretmenler ve öğrencilerle çalışıyoruz. Tüm gün okuldaydım bugün. Yani ben de gün içinde bir toplantı katılımı için müsait değildim. Ama toplantı bu saate de konmaz ki kardeşim! Herkes yarasa olmuş. Gerçi arkadaşlar da haklı. İstanbul’un ne gecesinden hayır var, ne gündüzünden. Herkes bir yerden bir yere yetişmenin derdinde.
Bir de bu yıl Avrupa kültür başkenti seçilmişiz. Biz de uygar batı dünyasının bir parçasıymışız ve o yönlerimizle keşifteymişiz! Şahane! Ben de karlı yokuşlarımızı keşfediyorum şu an. Aman! Vallahi düşüyordum. Neyse, biraz geriden ayak sesleri geliyor. Gecenin bu vakti şu yokuşta yalnız değilim şükür.
Nerde kaldık? Evet, bu yıl İstanbul festivaller şehri olacakmış. Keşke! İstanbul gerçekten festivaller şehri olmaya lâyık da, yaşantıya bakınca her yer endişeli, her yer mutsuz insan kalabalığı. Al işte, gönüllü ekiple gittiğimiz okulda öğretmenlerin “uyum sorunu” olarak tanımladıkları bir problemin içinde yuvarlanan bir sürü mutsuz çocuk. Yapabildiğimiz, öğretmenlerle iş birliği halinde çocukların okul deneyimlerini iyileştirme çabası sadece. Çoğunluğu yoksul Roman ailelerden ve aileler geçimlerini, genellikle eğlence sektöründe müzik yaparak temin ediyor. Hâl böyle olunca çocuklar müziğe ve dansa teşne. Onlarla birlikte, Roman kültürlerinden de faydalanarak, şarkı söylemek, dans etmek, resim yapmak bizim için de keyifli. Sonuç alınır mı? İnşallah.
Arkamdan gelen kadın, yokuşun başından beri var mıydı? Kendi düşüncelerimin sesinden onun ayak sesinin nerde başladığını fark etmemişim. Canım Sait Faik. “Hişt, hişt” öyküsünü hatırladım şimdi bak! “Dağlardan, kuşlardan, insanlardan… Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir ‘hişt’ sesi gelmedi mi fena.” diyordu. Doğru valla. Etrafta kendisi haricinde bir canlılık belirtisi, insana güven veriyor. Buraların aydınlatması da yetersiz aslında. Neyse ki kar aydınlığı var. Bir türkü vardı eskiden, “dağlarda kar sesi var”. Şu an burada da temkinli ayak sesleri var. Malûmunuz karda yürüyoruz.
Geçen hafta, Sofya’dan gelen bir arkadaşla karşılaştım. Sofya nasıldı, dedim. “Sofya’yı gören mi var? Karda buzda düşüp mabadı kırmayayım diye gördüğüm tek şey, ayakkabılarımın ucuydu.” dedi. Ne güldük ama! Şimdi ben de sürekli ayakkabılarımın ucuna bakıyorum. Düşsem şuracıkta, bittim! Arkadan gelen de kendi canının derdindedir. Baksana hep aynı tempoda yürüyoruz.
Kadın mı arkamdaki? Bir dakika. Nerden çıkardım ki ben bunu? Ayakkabısının topukları benimkilerle aynı sesi çıkardığı için mi? Böyle ses sadece kadın ayakkabısında mı olur? İçim sıkıldı. Peşim sıra bu tak tuk sesleri de kafamı şişirdi bir iyice. Sait Faik’ten özür dileyerek hızlanıp arayı açsam mı? Hişt sesi değil zaten, tak tuk sesi. Şu tak tuk’lar geride kalsın.
O da hızlandı. Tak tuk’lar sanki ensemde. N’oluyor ya? Kalbim çarpıyor. Tamam. Sakin ol. Arkama dönüp baksam… Bakmamak daha iyi. Allah kahretsin! Korktuğumu anlamasın. Tamam. Sakin ol. Yürü. Eve birkaç blok kaldı. Eğer arkamdan…Titreme! Titriyorum. Bina kapısının anahtarı çantamda. Ya çantamı açıp anahtarı çıkarana kadar… Tamam. Korkma. Panik yapma. Sapık mı? Katil mi? Hırsız mı? Belki kendi halinde evine giden biri. Ama yokuşun başından beri arkamda. Başından beri mi? Yarı yolda köşeden eklendiyse. Bilmiyorum ki. Birazcık daha mı hızlansam? Ya onu fark ettiğimi anlarsa… Nefes alamıyorum. Adam benimle aynı tempoda. Adam mı ki acaba? Belki de kadındır. Durup bağırsam mı? Koşarken mi bağırsam? Komik olur muyum? Kim duyar sesimi? Kim koşar yardıma? Hem gelene kadar! Bağırsana! Ses ciğerime yapıştı sanki. Çıkmıyor. Anahtarı çantadan hemen çıkart! Tut elinde! Tut. Tuttum. Koş! Girişteki basamaklar. Dikkat! Bağırsana! Koş!
…………….
Misafirlikteyiz, ortam kalabalık ama algıda seçicilik işte. Kulağım, televizyondaki haberde: “Çantasını çalmak üzere yaklaşık iki kilometre takip ettiği kadını bina girişinde bıçaklayan zanlı, canavarca hisle kasten adam öldürme suçundan tutuklandı. Zanlının, daha önce de işlediği suçlardan dolayı sabıkası olduğu, uzun süre hapis yattığı ve ay sonunda açık cezaevine alınıp üç gün önce de izinli olarak salıverildiği belirtildi.”
Artık ortamdaki sesleri işitmiyorum. Yıllar öncesinden kalma karanlık bir his göğsümü sıkıştırıyor. Karlı gecede bir yokuş. Eve birkaç adım kala hızla koşup bina giriş kapısını anahtarla tek hamlede açmayı şans eseri başarmam. Koridor ışığı için duvardaki anahtara hızla basışım. Gürültüyü engellemek için takılan stoperin etkisiyle ağır kapanan giriş kapısı. Ve kapı aralığında görünen o kötücül karanlık siluet… Çığlık çığlığa koşarak çıktığım merdivenlerden peşim sıra çıkmayı göze alamayan o kötülüğün geri dönüp gecenin karanlığına karışması…
Canım Sait Faik. Yıllar öncesindeki o geceden, karlı bir yokuşu inerkenki düşüncelerim arasından sıyrılıp geliveriyor işte yine. Her canlının özünde bir iyilik yatar, diyor. Bir “hişt” sesi gelsin de, nerden gelirse gelsin! Dünyayı iyilik ve güzellik kurtaracak, diyor. Ben ise artık buna inanmıyorum. Çünkü iyilik ve güzellik, bu dünyayı sadece katlanır kılıyor. Kurtaracak olan mı? O, güzel bir soru.