Hasret Baş, 26 Mayıs 1988'de İstanbul'da doğdu. Eskişehir Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu.

Medya ve yayıncılık alanında kültür-sanat odaklı çalışmalar yürüttü. Alanya Gazetesi'nin kültür-sanat sayfalarında kitap önerileri köşesi hazırladı; İstanbul-Tuzla Güncel e-gazetede güncel konular üzerine köşe yazarlığı yaptı.

Sosyal medya platformu Instagram'da @hasret.anlatiyor hesabı üzerinden edebiyat içerikleri üretmekte; kitap önerileri paylaşmakta, yazarlar ve yayınevleriyle işbirlikleri gerçekleştirmektedir. Ayrıca çeşitli yazar söyleşilerinde moderatör olarak görev almakta ve edebiyat etkinliklerinde aktif rol üstlenmektedir.

Kalender Eren yetmişine merdiven dayarken o sabah da her zaman olduğu gibi sinek kaydı traşını güçlü elleriyle kendi oldu. Tek bir kıl görmeye tahammülü yoktu. Ona yıllarca uzun sakalıyla yaşadığı o hayatı hatırlatıyordu. Çocukken haberi bile yoktu şimdiki güneşli gökyüzünden, güneşin tenini ısıtmasından, birinin öylesine yaşayabilme ihtimalinden. Boğazına kadar iliklediği yakasız keten gömleği, rahat şalvarı tek giysileriydi.

Sıkı bir disiplinle büyütülürken bir gün bile sorgulamamıştı yaşadığı yeri. Dergâh diyorlardı. “Ocak” sistemi vardı. Büyükleri belirli “ocaklara” bağlıydı. Sakal şart değildi elbette ama olgunluk ve ağırbaşlılık göstergesi olarak sembolik bir anlamı vardı.

“Sen,” demişti bir gün babası. “Dervişsin. Kalenderlik Peygamber soyu değildir, bir dervişlik halidir. Bizlerin olduğu gibi. Yaşamın boyunca ocağa hizmet edecek, uğruna bütün nefslerinden arınacaksın.”

İtirazsız kabul etse de her söylenen kalbine işlemiyordu. İşlemeli miydi?

Nefis nedir, soramamıştı o gün. Erenler soyundan olmak özeldi. Kutsaldı. Bu soydan olmak tek başına yeterli değildi. Yol erkanı bilmek, ahlak, adalet ve hizmet esastı. Biz “seçilmiştik”.

Yıllar sonra ilk kez sorgulamıştı: Kim seçmişti bizi?

İşte o gün uyurgezerliği hasıl olmuştu. On altı yaşına basmıştı. Yaşıtlarına göre gür bıyığı ve sakalı çıkmıştı. Buğday teni, “can” dedikleri dergâhtaki arkadaşlarıyla tezat oluştururdu.

Dergâhın kuralı belliydi. “Hizmet ederek” öğreneceksin. Güneş doğmadan kalk, avluyu temizle, büyüklerin elini öp, hayır duasını al, günlük işlere yardım et; akşamları sohbetler nefes ve deyişler. Günlük işlerde odun taşıma genelde ona kalırdı. İtiraz etmez, cüssesi akranlarına göre biraz iri olduğundan içten içe hoşuna bile gider, şikâyet etmeden kaldırıp indirirdi. Elleri ve kolları günden güne bu yüzden genişliyordu.

İnceden bir ağlama sesiyle gözlerini açtığında ayakları çıplak, karanlığın ortasında bir ağacın yanında buldu kendini. Ağacın dibinde bir kız oturmuştu; saçları beline kadar iki yanından örülmüş fakat alnının yanından kıvırcık birkaç bukle kurtulmayı başarmıştı. Üzerinde pamuklu bir elbise vardı. Uyluklarına kadar sıyrılmış olması, sanki dünyanın en doğal haliymiş gibi örtme çabasına girmemesi onu dehşete düşürse de bir o kadar da doğallığın güzelliği hissine kapılmıştı, O sırada kız, elleri yüzünde, inceden hıçkırıyordu. Hafif ve ılık ılık esen rüzgârın sesine karışıyordu sesi. Şimdiki aklıyla bir film karesi diye betimlerdi; lakin o güne kadar hiç film izlememişti.

Ellerini yumruk yapıp tırnaklarını etine batırdı. Rüyada olmalıydı fakat canı yandığına göre gerçekti. Buraya nasıl geldiğini hatırlamıyordu. Yine uykusunda yürümüş müydü?

Kız onu henüz fark etmemişti. Aklından geçen binlerce düşünce mıhlamıştı onu oraya. Sanki günler geçmişti. Ne kadar öylece durdu bilmiyordu. Bir dakika mı? Beş saniye mi? Üç saat mi? Hayır. Bilemiyordu. Bulamıyordu.

Derin bir iç çekti Kalender. Eğer o gün o ağacın altında Zehra’yı görmeseydi şimdi bu güzel havada, bu güzel gökyüzünü seyredebilir miydi? Şimdi inanıyordu özel olduğuna. Onu bulsun diye illet dedikleri uyurgezerlik hastalığı ortaya çıkmıştı. İllet değildi. Hastalık değildi.

Düğünlerinden tam on beş yıl sonra, 1925 yılıydı. Tekke ve zaviyeler resmî olarak kapanıyordu. Erkân yürütmek için özel mekânlar ayarlanırken Zehra, “Haydi,” demişti. “Gidelim buradan. Öğrenmeyle ve öğretmeyle geçti hayatımız.”

“Nereye?” diye sordu Kalender. Şaşırmamış, kızmamış, sorgulamamış bir tonda gerçek manada bir soruydu. “Nereye?”

Kar diz boyu. Kars’ta sert bir kış gecesinde aralanan o kapıdan çıkarken arkasına dönüp baktığında duvarda asılı olan aslanlı tablo ve altında Hz. Ali yazısı. Hemen yanında Hacı Bektaş Veli’nin resmi. Gülümseyerek uğurluyor gibiydiler. Her gün duyduğu öğreti kulaklarında yankılandı: ‘’Eline, beline, diline sahip ol evlat…’’

Bir trenle çıktıkları o yol onları pek çok yere götürdü. Bir anda kimliklerinden soyunmuş, tüm bildiklerini unutmuş gibi davranıyorlardı. Dünyada turist olmayı öğretmişti ona Zehra. Evlendikleri günden beri tuttuğu üç kese altını bir gün bile sorgulamamış, sormamıştı. Çeyizi olarak görmüş ve susmuştu. Yeni yeni anlıyordu ki onlara öğretilen bilgi değil, “hal”di.

Zehra gittiğinden beri Çamlık Tren İstasyonu’nda her sabah hazırlanıp onu bekliyordu. Aydın’a gitmek üzere trene binmiş bir daha geri dönmemişti. Akrabaları dört gözle gelecek diye bekliyordu o gün Zehra’yı. Kalender ise dönecek diye. Zehra Aydın’a vardı mı, kimse bilemedi. Sanki trende yok olmuştu.

Yoldan yuvarlak çamurluklu, geniş krom tamponlu mavi bir Chevrolet geçince kafası karıştı. Anında sıcak bastı yüzünü. Avuçları terledi. Bu arabanın burada ne işi vardı? O anda bir kadın sesiyle irkildi.

“Kalender Bey burası benzin istasyonu. Yıllardır hafızanız size oyun oynuyor. Biliyorum, yarın yeniden geleceksiniz ve ben bunu tekrar edeceğim. Lütfen evinize gidin.”

Görüntüler sesler… Her şey bir anda boğuklaştı. Denizli-Acıpayam yazısını gördü. Hatırladı. Zehra gideli tam üç yıl, iki ay, on bir gün olmuştu. Burada ne işi vardı? Tren istasyonu neredeydi?

Bir el omzuna dokundu.

“Haydi baba, bugünlük bu kadar. Zehra seni soruyor, dedem nerede diye. Gülay, Gulik ile keşkek yaptı, bekletmeyelim. “