Mehtap Süner Susuzlu, 1967 yılında İzmir’de doğdu. Eğitimci bir babanın ve sanatçı bir annenin ilk kızıdır. İzmir Ege Üniversitesi Kimya Mühendisliği’nde başlayan eğitim yolculuğunda yön değiştirerek uzun yıllar piyanoya gönül vermiş; kırklı yaşlarıyla birlikte kendi öykülerini biriktirmeye başlamıştır.

İlk öykülerini Şimdi Evimdeyim adlı kitabında toplamış, eser 2019 yılında güncellenmiş ikinci baskısıyla yeniden raflarda yerini almıştır. İlk kitabında karşılaşılan kurgular, Mehtap Süner Susuzlu’nun Urla’nın kalbinde yeniden hayata verdiği ve işletmelerini üstlendiği iki taş konakta nefes almakta; konuklarla paylaşılmaktadır.

Yaşamını Urla’nın bir köyünde sürdüren Süner Susuzlu’nun ilk romanı Bir Karanfil Hayat, 2024 yılında okurla buluşmuştur. Güçlü bir gözleme dayalı metinlerle, “toplum ve aile belleği” üzerinden insan hikâyelerini anlatmaya; iç içe geçmiş tanıklıklardan aldığı ilhamla kaleme aldığı eserlerinde, zaman zaman büyük tutkusu olan gastronomiyi de edebiyatın içine sızdırarak yazmayı sürdürmektedir.

Süner Susuzlu, kendi tabiriyle “bir hikâye anlatıcısıdır.”

Masumiyet Müzesi’ne ithafen… 

Eski bir İstanbul Apartmanı olarak ete kemiğe bürünsem, dile gelsem beni anlar mısınız? Her türlü eleştiriden münezzeh olan büyüklüğümü, soylu yüreğimi, içimdeki tükenmez insan sevgisini anlamayıp horlamaya kalkan, edebiyattan hiç nasibini almamış tek bir kimseyi katlarımda dolaştırmadığımı tahmin edersiniz. 

Ortak bir tutkunun çatısı olmaya her şeyden önce, ismimle karar verdiğimi hissedenler için bu öykü… 

Benim de İstanbul’un nadide mimari kimlik taşıyan diğer apartmanları gibi söyleyecek çokça sözüm var elbet. Yılların ayak iziyle cilalanmış basamaklarım, açıldığında hafif bir gıcırtıyla geçmişi haber veren yaşlı bir kapım var. Ama kelimelerimden önce beni seyrettiniz siz… Mermerlerimi, karo dö simonlarımı, ahşap küpeştelerimi, serin rüzgarların estiği sahanlıklarımı, mahrem odalarımı, tarihi kapılarımı… 

Bazı duygular kalabalıklarda üşür ya, Kemal ile Füsun’un alev gibi kavurucu ortak duygusunu tenhalıklara saklamak için vardım ben. Üşümesinler diye…

Adım Merhamet Apartmanı.

Nişantaşı’nın en güzel caddelerinden birinde, sokağın en geniş yerinde, en şık butiklerin karşı pencereleriyim.

İki ayrı karakterin dünyasına açtığım kapımla, tozda kaybolmuş odalarımla, sakladığım onca hikayesi olan eşyayla; Füsun’un nefesinin sıcaklığının duvarlarımda bıraktığı buğuyla, Kemal’in sigara dumanının kapladığı tavanlarımla çok tek başıma, ne tam gizli ne tam açık; gürültüye teslim etmediğim içimdeki kırılganlıkla çok uzun yıllardır buradayım. 

Herkesin gözü önünde yaşanan hayatların, kimseye gösterilmeyen küçük bahçeleri vardır. O bahçelerle donattığım odalarım var benim. Çatımın altında nefes almayı seçenler için mahremiyet bir kilit değil, bir eşik oldu onca zaman. İçeri girmek isteyenin önce susmayı öğrenmesi gereken bir eşik…

Tozlu odalarımdan birinde, şehvetle buruşturulmuş çarşafın maviliğine ve porselen biblolar arasına saklanmış mahremiyet, bir öğle sonrası saat 14:00’ü gösterdiğinde yine oradaydı. Onun kendine ait kalma hakkının tanığıydım ben, Merhamet Apartmanı. 

Az önce biri kuvvetlice kapılarımdan birini kapattı, bir yandan Kemal perdeyi aralamış olmalı. Saat 15:30… Füsun karşı kaldırıma henüz adım attı. Her zamanki gibi odamda gökyüzü kadar bir boşluk bıraktı. Yatak dingin, koku ışıksız, kırlentin içi dışına çıkmış, yarısı içilip söndürülmüş izmarit komodin üzerinde… Sokak aynı sokaktı, sardunyalar aynı yerinde. Kelimeler fısıltıyla büyümüş, anılar güneşe çıkmadan olgunlaşmıştı. İçerime sakladıkları hayat belli ki bir gün daha yarı gölgede sürecekti. Merdiven boşluğumda loş bir ışık asılı kaldı.

Haftalar, belki de aylar geçti. Mahremiyetle koruyup kolladığım kata ayak basılmadığında içim ürperiyor, için için kinleniyordum Füsun ile Kemal’e, hele Vecihe’ye… Fırfırlılar, pembe tüllü şapkalar, odamda unuttuğu Fransız separe üzerine fırlatıp terk ettiği parlak gözlü sansardan etoller, küpür danteller…Hepsi soldu, tozlandı. Uzak diyarlarda kalmış unutulmuş, sevgisiz bir deniz gibi yıkayasım var hepsini. Bir el sabaha karşı sessizce gelse…odamın kıyısındaki banyomda kullanılmamaktan kireç tutmuş pirinç musluğun başını usulca çevirse, son kez suyun başında gök mavisi çarşaf yıkansa. Mahremiyetleri bende saklı kalsa… Söz kızmayacağım artık Vecihe’ye ve tüm terk edenlere.

Yukarı katlarıma çıkıldıkça şehirden kopulur, dış dünyanın gürültüsü katlar arasında süzülerek incelir, odalarım hatıraların tozunu saklayan sessizlikleriyle akşamı beklerdi. Ah biri de karaladığı hatıra defterini unutsa odaların birinde, baş yastığına saklasa, söksem çıkarsam içinden, bu defa yalnız gördüklerimi değil kalplerinden geçirdiklerini de pamuklarda saklasam. 

Yeni bir gün…

Kapımdan içeri adım atacak yeni biri, sadece bir apartmana değil, bir duygunun mahremiyetle muhafaza altına alınmış kalbine girecekti. Aynı duygunun, aynı bakışın, aynı özlemin tekrar tekrar yaşanacağı kutsal odalarıma… Genç şair, ilk akşamından sahanlığımda yankılanan ayak seslerini dinliyor. Bu saatler en tehlikeli saatlerim. Ama o melankoliyi hemen şiire dönüştürmüyor, ışık çekilirken gündüz topladığı resimleri, yüzleri, gölgeleri dizelere dönüştürüyor. Bir dize bitiyor, sonra bir boşluk geliyor, o boşluğa dokunup kapatmıyor. 

Ben Merhamet Apartmanı, onun için bir iç ses olmalıyım bu saatlerde. Gece boyunca uykusunu bekleyeceğim. Mermer basamaklarım henüz yazmadığı dizelerini saklayacak, biliyorum. 

Bu akşam da güvercinler üstümden süzüldüler. Hiç ses çıkarmadan… Vitraylarımdan taşan aydınlığıma, boşluğuma, karanlığıma sızdılar. Erguvan renkli koruluklar balkon camıma vurdu. Gagası dümdüz, pembe bacakları toz içinde bir kumru ikinci katın kısa balkon demirine tünedi. 

Hepsini buyur ettim mermer siluetimin gölgesine. 

İçimde kapanmayan bir yara. Aşk tartıla biçile, süzüle demlene görmüş geçirmiş bir kadının ruhundan içeri girer gibi yeniden kapımdan içeri girse…

Ben Merhamet Apartmanı…