
Görsel: Artemisia Gentileschi, “Susanna and The Elders”, 1610, Tuv. Üz. Yağlıboya, 170cmx119cm,
Beden, ruhun dışa bakan yüzü, kimseye tamamen açılmayan, ifşa edilemeyen mahrem alan, kale gibi korunması gereken, kişiye özel bir sınır olarak ele alınır. Bu alan, bireyler arasında mesafeyi belirleyen, ilişkilerin istismara dönüşmesini engelleyen görünmez bir toplum sözleşmesi ile korunur. Bedenin dokunulmazlığı, insan onurunun teminatı olarak kabul edilir. Bu alanın ihlali, yalnızca bedene değil, varoluşa yapılan saldırı anlamına gelir. Beden mahremiyeti, kişinin öz değerine gösterilen özeni akla getirir.
İnsanın, aklı ve iradesiyle seçim yapabilen bir varlık olarak, kendi fiziksel varlığı üzerinde söz sahibi olma hakkına sahip olduğu düşünülür. Bu anlayış, modern hukuk düzenlemelerinde “bedensel bütünlük ve dokunulmazlık hakkı” olarak ifade edilir ve anayasal metinlerde kendine yer bulur. Kişinin rızası olmadan bedenine yapılan müdahaleler, yalnızca fiziksel bir saldırı değil; aynı zamanda kişinin iradesi, varlığı ve özgürlüğüne yapılan ihlal tartışmalarını da beraberinde getirir. Mahremiyet, kişinin bedenine yönelik müdahalelere karşı kendi sınırını koyma hakkı olarak tanımlanabilir. Bedenin mahremiyeti, modern hukukun soyut bir kavramı olmanın ötesinde, insan olmanın temel ve evrensel şartına işaret eder. Kişisel özerkliğin ve bireysel hakların temel unsuru olarak yasada yer bulan bedenin mahremiyeti, modern hukukta soyut bir kavramı olmanın ötesinde, insan olmanın temel ve evrensel ilkesi olarak kabul edilir. Kişisel özerkliğin ve bireysel hakların temel taşı olarak görülen beden mahremiyeti, “bedensel bütünlük ve dokunulmazlık hakkı” olarak anayasal güvence altına alınmıştır. Kişinin rızası olmadan bedenine yapılacak her türlü müdahale, sadece fiziksel bir saldırı değil, aynı zamanda onun iradesine, varlığına ve özgürlüğüne yapılmış ciddi bir ihlaldir. Mahremiyet, kişinin bedenine yönelik ihlallere karşı kendi sınırını koyabilmesidir.
Sanat tarihinde bedenin temsili genellikle mahremiyetin ihlali ya da teşhiriyle ilgilidir. Feminist kadın sanatçılar için beden hem bir ifade alanı hem de mahremiyetin dramatik biçimde ifşasıdır. Bu, bedenin bir öznellik alanı olduğunu ve başkası tarafından anlamlandırılamayacak içsel bir hakikati taşıdığını gösterir.
Medeniyetler, beden ve özel alan konusunda toplumsal normlar geliştirmiştir. Dinlerin ve ahlak sistemlerinin beden tasavvuruna dair öğretileri de bu çerçevede değerlendirilebilir. Beden, tarih boyunca iktidarların kontrol etmek istediği bir alan olmuş sanat tarihinde mahremiyetin temsili genellikle eril iktidarın biçimlendirdiği temsiller üzerinden şekillenmiştir. Mahrem olanın taşıyıcısı olmaktan çıkarılan, teşhir nesnesine dönüştürülen kadın bedeni, tablolarda yalnızca gösterilen değil, gözetlenen, arzunun nesnesi kılınan bir imgeye dönüşmüştür.
1610 yılında Artemisia Gentileschi tarafından yapılan “Susanna ve Yaşlılar” adlı yapıt, sanat tarihinde sıklıkla resmedilmiş ikonografik bir anlatıya dayanır. Ancak Artemisia’nın yorumu erkek ressamların yorumlarından radikal biçimde ayrılır. Erkek ressamlar Susanna’nın bedenini arzu nesnesi olarak erotik bir beden imgesiyle ele alırken Artemisia bu anlatıya toplumsal cinsiyet eleştirisine dayanan bir yorum getirir.
Artemisia 1612’de, öğretmeni Agostino Tassi tarafından tecavüze uğramış ve günümüze ulaşan belgelere göre İtalyan mahkemelerinde onurunu savunmak zorunda kalmıştır. Bu yıkıcı deneyim, yalnızca hayatında değil, sanatında da derin izler bıraktı. Artemisia üzerinde büyük travma oluşturan bu olay resimlerine de yansıdı. Bu tablonun tecavüzden iki yıl önce yapılmış olması, onun toplumsal cinsiyet bakışını açık eder. Artemisia, henüz bu travmayı yaşamadan iki yıl önce, bir kadının taciz karşısındaki korku, tiksinti ve çaresizliğini güçlü bir şekilde resmetmiştir. Susanna’nın beden dili, yüz ifadesi ve kompozisyon içindeki konumu, kadın bedeni üzerindeki ataerkil tahakkümün görselleştirildiği eleştiridir. Dolayısıyla Susanna ve Yaşlılar, yalnızca dini bir anlatı değil; aynı zamanda bir tanıklık, bir direniş ve kadın öznelliğinin sanatsal beyanıdır.
Barok dönemde, henüz on yedi yaşındayken gerçekleştirdiği eser, yalnızca sanatsal yetkinliğiyle değil, mahremiyetin duygusal ve ideolojik temsiliyle de çarpıcıdır. Artemisia’nın eseri hem bedensel temsili hem de mahremiyetin görsel politikalarını yeniden düşünmemize neden olur. Bu yeniden üretim, kadının yalnızca temsil edilen değil, aynı zamanda kendi mahremiyetinin öznesi olarak da resmedilebileceğini ortaya koyar. Resim, kadın bedeninin sanat tarihinde taşıdığı anlamların eleştirel ve feminist dönüşümünü temsil eder.
Tablonun merkezinde, çıplak bir kadın figürü olan Susanna yer alır. Ancak bu çıplaklık, erkek ressamların sunduğu gibi idealize edilmiş, erotik bir beden değildir. Susanna’nın bedeni kıvrılmıştır; sağ kolu vücudunu kapatmak üzere göğsüne doğru kalkarken, sol omzunu yukarı çekerek sırtını çevirir. Bedenin bu savunmacı duruşu hem fiziksel hem de duygusal bir kaçış girişimidir. Yüz ifadesi ise mahremiyetin ihlaline verilen doğrudan bir yanıttır. Artemisia’nın Susanna’sı erotik bir fantezi değil, korkunun, tiksintinin ve direnişin bedenleşmiş halidir. Bu ifşa, kadın bedeninin sanat tarihinde ilk kez arzu nesnesi olmaktan çıkıp travmanın taşıyıcısına dönüştüğü nadir temsillerden biridir. Tablonun sol arka planında iki yaşlı adam, Susanna’ya doğru eğilmiş halde tasvir edilmiştir. Elleriyle konuşur gibidirler ve bakışları kadına yönelmiştir. Buradaki jest ve mimikler bir izlenceyi değil, tehdit, sahiplenme ve denetim talebini açık eder.” Bu iki figür, Artemisia’nın mahkemede karşılaştığı erkek dünyasının görsel temsili gibidir. Resmin arka planında kalan erkek figürleri, mahrem olanın sınırını ihlal ederek öne çıkmaya çalışan iktidarı simgeler.
Artemisia’nın önceki erkek ressamların yorumlarından farkı, yalnızca plastik dilde değil, temsildeki ideolojik kırılmada saklıdır. Tintoretto, Rubens ve Van Dyck gibi sanatçılar Susanna ve Yaşlılar temasını işlediklerinde, Susanna’nın bedenini arzu nesnesi olarak röntgenci bakışa hizmet eden erotik bir figür olarak betimlerler. Oysa Artemisia’nın Susanna’sı bedenini değil, ruhunu açar bize. Utanç içindedir; başını iki yana bükmüş, vücudunu çevirerek mahremiyetini korumaya çalışmaktadır. Bu pozisyon, izleyicinin de konumunu sorgulatır: Seyreden biz miyiz, yoksa bakanlar arasında mıyız? Böylece mahremiyet yalnızca kadının değil, seyircinin etik mevcudiyetinin de sınandığı bir sahaya dönüşür.
Erkek ressamların resimlerinde Susanna, izleyicinin gözü önünde baştan çıkarıcı bir pozisyonda sunulur, çoğu zaman yaşlı adamların değil, seyircinin arzusu için çıplak bırakılmıştır. Oysa Artemisia’nın Susanna’sı bedenini erkeklerden korumaya çalışır, yüzünde derin bir tiksinti ve rahatsızlık okunur. Kadının bu tepkisi, mahremiyetin ihlaline karşı bir savunma halidir. Burada mahremiyet, yalnızca bedensel bir alan değil, aynı zamanda patriarkal şiddetin sınandığı bir iktidar düzlemidir . Artemisia’nın kadrajı, mahrem olanın ifşası değil, savunma alanı olarak kurduğu bir bakış rejimi üretir. Burada mahremiyet, arzunun tatminine değil, patriarkal zorbalığın teşhirine hizmet eder. Böylelikle sanatçının fırçası, cinsel şiddetin estetikle değil, eleştiriyle temsiline olanak tanır.
Beden teşhirinin kırıldığı, mahremiyetin iktidar tarafından kuşatıldığı ve kadının eril bakışa direndiği nadir anlatılardan biri olan Artemisis’nın bu yapıtı, Barok dönem estetiğini bir öfke rüzgarıyla kesen, dönemi için erken sayılabilecek bir feminist bilinçle hem mahremiyetin ihlalini hem de eril bakışın cinsiyetçi doğasını teşhir eder.
Tablo, mahremiyetin yalnızca özel bir alan değil, ideolojik olarak kuşatılmış toplumsal bir yapı olduğunu görünür kılar. Kadının bedenine yöneltilmiş her bakış, yalnızca estetik değil, politik ve sınıfsal bir okumayı da zorunlu kılar. Artemisia, yaşadığı travmayı sanatla dönüştürerek, kadın öznesinin tarih boyunca susturulmuş sesini yankılar.
Susanna ve Yaşlılar tablosu, yalnızca bir İncil anlatısını betimlemez; aynı zamanda Artemisia’nın bedenine yöneltilmiş şiddetin alegorisidir. Erkek ressamların fantezisine dönüşmüş bu İncil öyküsünde, Artemisia’nın Susanna’sı bir erotik nesne değil, korkunun ve tiksintinin bedenleşmiş halidir. Garrard’ın ifadesiyle, bu tablo sanat tarihinde ilk kez cinsel tacizin kadın öznesi tarafından anlatıldığı bir dönüm noktasıdır []. Bu noktada mahremiyet, kişisel bir alan olmaktan çıkar; kamusal, hukuki ve politik bir söylem alanına dönüşür. Çünkü mahrem olanın ihlali, aynı zamanda kamusal iktidarın –erkek egemen söylemin– beden üzerinde kurduğu denetimin teşhiridir.
Susanna ve Yaşlılar yalnızca bir dini anlatının yeniden yorumu değil, sanat tarihine feminist bir müdahaledir. Mahremiyet burada hem bedensel bir alan hem de politik bir mücadele sahasıdır. Gentileschi’nin kadrajında, kadın artık yalnızca görülen değil, görendir; yalnızca nesne değil, öznedir. Bu eser, kadının mahremiyetini kuşatan erkek bakışına karşı sanatsal bir başkaldırı aynı zamanda bugünün sanatçılarına feminist estetik adına miras bırakılmış güçlü bir görsel manifestodur.