Adam uyuyor. Başı yan yana oturdukları kanepenin arkasına düşmüş kocasına bakıp düşünüyor kadın. Nasıl da uyuyabiliyor böyle? Gamsızlıktan mı? Yok, diye geçiriyor içinden, sadece yorgun, en az benim kadar yorgun. Herkesin dayanma gücü aynı değil. 

Adam zayıf, başını böyle geriye verince boynundaki âdemelması iyice ortaya çıkıyor, arada horlamayla inleme arası bir ses çıkarırken aşağı yukarı hareket ediyor. Kadın onun yaşlı yüzüne, bir haftalık sakallarına bakıyor ve nasıl öleceğini merak ediyor. Böyle uyurken nefesi ansızın kesiliverecek mi? Yoksa bir akşam kahveden dönerken yere kapaklanıp öyle… Başka bir ölüm şekli düşünemiyor. Ne olursa olsun tek parça ölecek kadar yaşlı ikisi de. İkisini de usulünce yıkayıp kefenleyecekler, boylu boyunca tabuta yerleştirip musalla taşına uzatacaklar. Birkaç kişi cenaze namazlarını kılacak. Her şey olması gerektiği gibi olacak. Bunun için hem kocasına hem kendine kızıyor. 

Kanepenin yırtık, sert dokumasını okşuyor usulca. Kadife kumaş eskilikten ve pislikten hasır gibi olmuş. Annesiyle nenesinin dokuduğu kilimler, yastıklar geliyor aklına. Üstünde bin bir çiçeğin dans ettiği gülhezar. Ama bu çok zaman önceydi. İçinde bulundukları zamanla yan yana gelemeyecek kadar eski. Bunca harabenin arasında, yıkık bir evin önüne kim koydu bu kanepeyi? Biri onların buraya geleceğini, burada böyle günlerce oturup bekleyeceğini önceden biliyormuş gibi. 

Ortalık ne kadar da sessiz. Geceler çok sıcak oluyor. Uyumak kadını yoruyor. Çünkü uykuya tam anlamıyla teslim olacak kadar dalamıyor bir türlü. Çıt çıksa sıçrayacak türden bir uyku onunkisi. İçi geçiyor sadece. Ağır ve boş sabahların bu kalın gecelerden süzülerek gelmesini bekliyor kadın. Ertesi sabah oğlundan bir haber almanın umuduna sarılıyor. 

Şimdi havada akşam serinliği var. Şalvarının üstüne giydiği pazen elbisenin içinde yine de terliyor. En çok yanına sokulmuş kocasına değen yerleri ısınıyor. Bedenini uzaklaştırmak istiyor ondan, hafif yana kayıyor. Bu küçük kıpırtı, hareket eden eteğin hışırtısı adamın uyku arasında gözlerini aralamasına neden oluyor. Açık kalmaktan kurumuş ağzını şapırdatarak dilini ıslatıyor. Buldular mı, diyor uykuyla uyanıklık arası bir yerden. Daha cevabı beklemeden yeniden uykunun ağırlığına teslim oluyor. 

Birileri yemek, su getiriyor onlara. Kadın günlerdir bir şey yemiyor. Sıcak olmasa su da içmeyecek. Adam arada bir yemek yiyor ve yerken kadının gözlerine bakmamak için başını hep yere eğiyor. 

Üç gün önce televizyoncular geldi. Kocasıyla konuştular. Kocası onların dilini daha iyi biliyor. 

Oğlumuzun cesedi, dedi. Bütün parçaları bulunmadan, dedi. Buradan kalkmayacağız. 

Bu sonuncusunu söylerken dönüp karısına baktı. Kadın başını öte yana çevirdi, kanepenin çok uzağında duran tahta sandığa gözünü dikti. Bir zamanlar bu sandıkta ne vardı, diye düşündü. Onun içinde ne taşıdılar? Adamın onlarla konuşurken gömleğini pantolonunun içine sokmasına, ceketinin önünü iliklemesine içerledi. Kameralara dönüp parmağını dikmeyi düşündü. 

İşte, diyecekti, bırakın bizimle ilgilenmeyi. Oğlumuzdan geriye kalanlar şu sandığın içinde. Kokuya dayanabilirseniz açıp bir bakın oraya hele. 

Sonra içinin çok kuytusunu göstermek gibi geldi bu. İki bacağını açıp rahminde yeni oluşmaya başlamış bir dölü göstermek gibi. Mahrem. Vazgeçti. 

Güneşte ışıl ışıl yanan aynalı gözlükleriyle bir komutan geldi. İki elini beline koyup görmeyi beklediği bir şey varmış gibi uzun uzun etrafına baktı, sonra onlara döndü, kocasıyla konuştu. 

Bir daha, dedi, televizyona çıkarsanız oğlunuzun parçalarını da almadan gidersiniz. O kadar çok parlıyordu ki komutan, kadın başını kaldırıp yüzüne bakamadı. 

Uzaktan bir patlama duyuldu. Derenin geçtiği ağaçlığın oradan dumanlar yükseliyor. Kocası duydu mu diye dönüp ona baktı. Duymamış. Kalkıp yürümek geliyor içinden. Dumanların yükseldiği yere kadar gidip derenin gümüş karnına saplanan hançeri çıkarmak istiyor. O zaman ortaya yayılan yanık et kokusundan oğlunun kalan parçalarını tanıyacak. Bir leğen götürmeli. Eğilip tek tek parçaları toplarken. Bir leğen dolusu et parçasını yeniden birleştirip bir insan gövdesi haline getirmek. Neler eksik? Önüne çıkan bir ayağı nereden tanıyacak? Beyaz lastik ayakkabılardan mı? Ya çıplaksa? Sağ ayaksa kolay. Çocukken üstüne kaynar su dökmüştü. Derisi büzüşmüştü sonradan. Ama ya üstünde deri de yoksa? Gövdenin bütünü gibi ayak da kendi içinde parçalara ayrılmışsa? İşte o zaman, o sadece parçalanmış bir ayaktır, diye düşünüyor. Kimsenin ayağı değil. 

Sandık doldukça kendisinin hafiflediğini hissediyor kadın. Sanki birisi kendi iç organlarını söküp teker teker o sandığa atıyor. Orası çoğaldıkça kadın azalıp hafifliyor. Az kalsın, hepten içi boş bir göğüs kafesine dönecek de kalbi bir kuş gibi sökün edecek. 

Arkalarındaki ev artığının duvarından bir sıçan çıktı. Bir an yerinde durup etrafına bakınıyor. Gideceği yöne karar vermeye çalışır gibi. İri bir hayvan bu. Kuyruğu uzun. Bilye gibi dönen hain bakışları var. Kadın sevmedi onu. Yine de ne yapacağını merak ediyor. Böyle bir viranede bir sıçan ne yapar? Yerinden kımıldamadan hareketlerini izlemeye koyuldu. Sıçan onların varlığına aldırmadan çevik hareketleriyle etrafta dolaşmaya başladı. Burnunu birkaç oyuğa sokup çıkardı. Hayatında hiç bu kadar büyük bir sıçan görmediğini düşünüyor kadın. Onun bu büyüklüğü, kendilerinden başka bir varlık olması ve bu kadar inatla yaşaması kadını öyle çok öfkelendiriyor ki gözlerini kısarak bakıyor ona. Ne televizyonculara ne de komutana o kadar kızmıştı. 

Sıçan yere devrilmiş bir ağaç kütüğünün üstünden aştı. Artık uzaklaşıyor, diye sevindi. Ama sonra arkasında bir şey unutmuş gibi tırmandığı yerden gerisingeri döndü, koşup oturdukları kanepenin altına giriverdi. 

Kadın bir an nefessiz kaldı. Bedeni felç olmuş gibi. Ayaklarını güçlükle hafif yukarı kaldırdı. Biraz daha kımıldasa ya da ayağa kalksa kocasını uyandıracak. Bunu istemiyor. Kocası, altında iri bir sıçan olan bir kanepede, bunun farkında bile olmadan uyusun istiyor. Yine de tedirgin. Kulak kabartıp hayvanın ne yapmak istediğini anlamaya çalışıyor. Ses yok. Hareket yok. Yine aklına unutmaya çalıştığı kilimler geliyor. Onları yığdıkları yerde böyle sıçanlar olurdu. Ama hiçbiri bu kadar büyük değildi. Belki de o zaman çocuk olduğu için hatırlamıyor. Kendisine yeniden gülhezarı, bir daha hiç gelmeyen o güzel zamanları hatırlattığı için sıçana iyice kızıyor.

Neden sonra hayvan, kocasının ayrık bacaklarından birinin yanından çıkıverdi. Öyle yakın geçti ki paçasına değdi kuyruğu. Kadın artık onun gideceğinden emin beklerken bir anda başını çevirdi sıçan. Göz göze geldiler. O kısacık anda birbirlerine aynı bakışla bakıyorlar; hâlâ yaşıyor olabilmenin şaşkınlığıyla. İşte o zaman kadın o güne kadarki bütün hayatını bu bakışma için yaşamış olduğunu düşünüyor. Üzerinden dumanı eksilmemiş bu mahşer yeri, ilerideki kör dere, üzerinde oturdukları bu kanepe, az ötede duran içi et dolu o sandık… 

Hepsi ama hepsi bir tek bu bakışma için, pis bir sıçanla bir anlık bu ortaklık için sanki. Oğlu sadece kurban. Sıçan birden ortadan yok oluverdi. Kadın kocasını dürttü. 

Kalk, dedi, kalk artık. Daha beklemeyelim. Olanı alıp gidelim. Et kokusuna hayvanlar geliyor.

(Bu öykü yazarın Can Yayınları tarafından yayımlanan “Yakınlık Korkusu” isimli öykü kitabında yer almaktadır)