1989 Fethiye doğumlu olan Sultan Ünal, sanat tarihi alanında lisans eğitimini tamamladı ve yüksek lisans eğitimini aynı alanda sürdürmektedir. Üniversite yıllarında Bursa’da bulunduğu dönemde üniversite tiyatrosunda yer alarak sahne sanatlarıyla da ilgilendi.

Kadın çalışmaları, edebiyat, sanat tarihi ve müze çalışmaları başlıca ilgi ve araştırma alanlarıdır. Kültür ve sanatın kamusal alandaki görünürlüğünü artırmaya yönelik etkinlik ve projelerle ilgilenmektedir.

Uzun yıllar Bursa’da yaşayan Ünal, yaklaşık on bir yılın ardından Fethiye’ye yerleşmiştir. Halen Fethiye Kitap Müzesi’nde sanat tarihçi olarak görev yapmakta ve çalışmalarını burada sürdürmektedir.

Kralların gücü diğer adamlardan gelir,

Cadıların gücü kendindedir.

Ursula K. Le Quin

“Sepeti aşağı indirdin mi? Onu da yapmadın değil mi? Ne yaptın o halde sabahtan beri?”

Annemin bağrışları başladıysa, pazar günümüz de başlamış demektir.

“Tüpü çıkardın mı?”

Babam eğer tüpü çıkarmamışsa kızacak; şayet çıkarmışsa, henüz yapılmamış ikinci bir ayrıntı bulup yine kızacaktır. Annemin eli belinde, evin kapısından bahçedeki babamı telaşla oradan oraya koşturduğu sahneyi gözlerim kapalı bile görebiliyorum. Her cümlesinde uykumdan daha hızlı uyanıyorum ama o tatlı uyku yetmediği için de direniyorum.

Bunlar, benim çocukluğumda ailemizin klasik pazar sabahlarıydı. Babamın kendine izin verdiği tek gün pazar olurdu. Ailesinin ihtiyacı olduğunu düşündüğü bütün ilgi ve alakayı o güne sığdırmaya çalışır, birikmiş ilgisizliğini tek bir günde telafi edebilmek için ne yapılması gerekiyorsa hepsini bugün yapmaya kalkardı. Herkesten önce uyanır, bahçeye iner ve kimseye danışmadan aldığı kararlarla annemi ve beni planının bir parçası haline getirirdi.

Annemle babamın bu özel günü birlikte geçirmek için aslında o kadar da hevesli olduklarını söyleyemem. Bu yüzden çoğu zaman abartılı davranırlar, isteksizliklerini bastırmaya çalışırlar ama yine de “normal bir aile” görüntüsünden çıkmamaya özen gösterirlerdi.

Şimdi yine öyle bir pazar sabahı. Annemin bağırış çağırışlarıyla güne uyanıyorum. Her şeye rağmen pazar günü ya… İçimden tek bir şey geçiyor: Ben bugün denize gireceğim.

Sonunda uyku, anneme karşı kaybediyor. Yataktan fırladığım gibi annemin yanına gidiyorum ki yatakta kaldığım her saniye için azar yemeyeyim. Ne kadar hızlı gidersem kaçınılmaz son o kadar çabuk gelir ve biter. Elbette bir posta ben de nasibimi alıyorum.

Babam birkaç hafta önce motor almıştı. Artık pazarları pikniğe motorla gidiyoruz. Babamın sırtına sımsıkı tutunuyorum. Bence uçmak böyle bir şey olmalı. Yolu ve babamın bir eliyle motor direksiyonunu, diğer eliyle de piknik tüpünü tutuşunu izliyorum.

O sırada anne dinozor ve yavrularının önünden geçmişiz; farkında bile değilim. Oysa ne zaman Ölüdeniz’e gidecek olsak mutlaka yol üstünde göreceğimiz o dinozor heykelinden başka bir şey düşünemez olurdum. Şimdi ise sadece babamın piknik tüpünü hiç yorulmadan nasıl da böyle tutabildiğini düşünmekten başka bir şey yapamıyorum. Babamın arkasında ben varım, benim arkamda piknik sepetimiz, en arkada annem… Gidiyoruz.

Her Fethiyeli çocuk gibi kumlara kendimi atar atmaz hemen mayomu giyer, denize girerim. Ve işte karşınızda, kalçamın iki tarafında bulunan, şeritler hâlinde yarası yeni kapanmış dikiş izlerimle alenen ortadayım. Bu yara izlerimi, herkesten farklı ve özel olduğumu hissettirdiği için sevdiğim son zamanlar…

Her zaman olduğu gibi birkaç arkadaşla samimiyet kaçınılmazdır. Benimle yaşıt bir erkek ve ondan iki yaş küçük kız kardeşiyle ahbaplığımız başladı bile. Yüzmeye karar verdiğimizde koşa koşa annemle babamın serdiği örtünün yanına gidiyorum ki kolluklarımı alayım.

Annemle babam sabahtan kalan, sıkıcı ama unutulmaya yüz tutmuş gerginliklerini sürdürmeye devam ediyor. Ben hemen kollukları alıp kaçacağım. Babam, “Bunlara artık ihtiyacın yok,” derken, benim yetersizlik hissimi beslemekten başka işe yaramayacak bu tavsiyesini duyar duymaz koşmaya başlıyorum. Elbette annem arkamdan denize girene kadar bağırıyor.

“Uzağa gitme, ayağına dikkat et, koşma, yemek vaktine gel.”

Daha fazla bir şey duymamak için adımlarımı hızlandırıp cup diye atıyorum kendimi suya. Ne muazzam bir his… Annem ve babam sayesinde üşüten o ıslaklık, o zorlayıcı sıcak ve kuru bedenin yaşattığı şoku bile hissedemiyorum.

Az önce tanıştığım arkadaşlarım yanıma yaklaşıyor. Kızın abisi “Bak,” diyor, “bende kolluk yok. Ben onlara ihtiyacım olmadan yüzebilecek kadar iyi yüzüyorum.” Sonra kız kardeşini gösterip, “Sen onunla mı yaşıtsın?” diyerek alay ediyor. Ben de pes ediyorum. Demek benim kolluklarımla yüzmem bu kadar kötü bir şey. Çıkarıyorum kolluklarımı; bedenim ıslak olduğu için kolayca çıkıveriyorlar zaten.

Derken kız kardeşin bakışları kalçalarımdaki izlere takılıyor. Hayatında hiç böyle bir şeye şahit olmamış belli. Kaçamak bakışlar atmasa, doğrudan gözlerini dikip baksa belki daha az dikkat çekecek. Ne hissedeceğine karar veremediği o anlar…

Ben ise hemen anlatacak bir hikayem olduğu için gururla başlıyorum ezberden konuşmaya: “Ameliyat oldum ben, tam dört kere. Omuzlarımdan ayak parmaklarıma kadar alçı takıldı biliyor musunuz? Doğduğum zaman kalçalarım çıkıkmış benim. Hastanede hemşire ablalar bana pişmaniye ve simit verirlerdi. Babam bir gün kocaman pilli bir bebek bile getirmişti.” Abisi “Bu ne ya, çok garip görünüyor,” diyor. Bu sefer ilk kez hissettiğim ama tam olarak anlamlandıramadığım o rahatsız edici duygu, bedenim hala ıslak olmasına rağmen kolluklarım kadar rahat çıkmıyor.

Üç arkadaş tekrar denize atlıyoruz. Yine o muazzam mavi his… Karada ne yaşarsam yaşayayım, karadan getirdiğim tüm yükün suyun kaldırma kuvvetiyle anlamsızlaşan, tuzlu bir hafiflik hissi… O hisse teslim oluyorum.

Derken yine dalıp sahildeki orta yaşlı, memeleri açık İngiliz teyzeleri izliyorum. “Vay be,” diyorum içimden, “annem asla böyle güneşlenemez.” Bu ikiliğin ve güneşin etkisiyle ayrı bir kavruluyor bedenim. Yıllar sonra bir Yunan adasında çırılçıplak güneşlenirken bu ana gidecek ve bu basitliğin ortasında, tüm hakikatiyle ait hissetmediğimi fark ettiğim bu kadın bedenimin içinde amansızca kavrulmaya devam edecektim.

Derken bir çığlık kopuyor. Abi’yi bir su canlısı ısırıyor. Tüm bedeni kabarcıklarla kaplanıyor. Birkaç dakika içinde insanlar toplanıyor. Kabarcıklar kızarmaya başlıyor. Anne babası bulunuyor ve acile gitmek için kurdukları piknik düzeni hızla toparlanıyor. Kırmızı kabarcıklar şişip sarı sular fışkırarak patlamaya başlıyor. Abi korkudan ve ağlamaktan helak olup bayılıyor. Bu sefer ne hissedeceğine karar verememe sırası sanırım bende.

O sırada parmaklarım çoktan buruşmuş. Parmakların suda buruşması, akşam ezanında eve girme vaktinin çağrısı gibi geleneksel bir uyarıdır. Parmaklar buruştuysa yemek molası için denizden çıkma vakti gelmiştir.

Annemle babamı buluyorum. Belli ki sabahı unutmuşlar; fakat üstü kapanmaması için anlamsız bahanelerle yeniden harlamışlar ve yapmaları gereken işlerin içinde kaybolmuşlar. Yemeği sessizce yiyoruz. Babamın arada abartılı bir sevimlilikle ortamı yumuşatmaya çalışma girişimleri boşa çıkıyor. Biz de ağzımızdaki büyük lokmaları uzun uzun çiğnerken etrafın seslerini dinliyoruz.

Annem bir noktada kırgın olmaktan yoruluyor ve etraftan duyduğu bir sesi bahane ederek gülmeye başlıyor. Biz de basıyoruz kahkahayı. Annemin tekelinde olan bu mutlu anlara karşılık, babamın tekelinde olan ailesiyle ilgili anları yarıştırsak berabere gelirlerdi. Barıştırsak böyle bir hikayem olmazdı herhalde, diye düşünüyorum.

Zihnimdeki olması gereken aile ütopyasının minik bir fragmanı olan o anlar yemek faslıyla birlikte bitiyor. Ağzıma son lokmayı atar atmaz denize koşuyorum. Belli bir zaman sonra annemle babam da geliyor. Birlikte biraz yüzüp piknik alanımıza gidip kurulanıyoruz. Sepette kalan son gıdamız olan karpuzu da kesip yedikten sonra toplanıp gitmeyi planlarken babamın arkadaşları geliyor. İçlerinden biri laf arasında bikinimle ilgili bir şeyler geveliyor. Annemin ve babamın tepkisizliğini hatırlıyorum.

Elinde kocaman bir dilim karpuzla hala babama ahkam kesmeye devam ederken, arı karpuzun etrafında merakla dolanmaya başlıyor. Babam ne diyeceğini bilemediği için konuyu hemen iş güç meselelerine kaydırmaya çalışıyor. O sırada benden başka çataldaki karpuzu, arıyı ve arının iştahını fark eden yok. Arı karpuzun etrafında birkaç tur dolanıyor. Derken tam benim tarafıma, benden başka kimsenin göremeyeceği bir açıyla iniş yapıyor. Ne, göz mü kırptı arı bana?

Babamın arkadaşı birden elindeki karpuzu hatırlıyor. Bir hamleyle karpuzun hepsini arıyla birlikte ağzına atıveriyor. Biliyorum, onu uyarmak için çok zamanım vardı. Ama o zamanı daha sonra ne olacağını merak ederek değerlendirdim. Bir iki çiğnemeden sonra kayıtsızca, “Arı,” diyorum. Annem bana bakıp güya sertçe, “Bu şimdi mi söylenir?” diyor. Ama ben biliyorum ki annem rol kesiyor. Annemin kestiği bu rol, kestiği karpuzdan daha tatlı geliyor.

Uzun uzun bana bakıp ağzındaki yarı ezilmiş karpuzu avucuna çıkarıyor. Diliyle damağını kontrol ederken birazdan şişmeye başlayacak olan üst damağının sızlaması arının soktuğunu onaylıyor. Arıların sokunca öldüğünü o gün öğreniyorum. Zavallı arı arkadaş bir hiç uğruna ölüveriyor.

Piknik alanımızı toparlayıp dönüş yoluna geçiyoruz. Denize içimden bir hoşça kal diliyor, göz kırpıyorum. O da bana göz kırpıyor.

O gün bugündür bilirim ki bende biraz cadılık da var.