Elif Su Karşılayan, İstanbul’da yaşamaktadır. Gazetecilik Bölümü’nden mezun olmuştur. Farklı dergi ve dijital mecralarda içerik editörlüğü yapmış; uzun süredir bir yayınevinde redaktör olarak çalışmaktadır. Kitapların dünyasında hem yaratıcı hem de teknik süreçlere eşlik etmek, mesleğinin en sevdiği yanıdır.

Zamanının büyük bir kısmı metinlerle iç içe geçmektedir. Boş zamanlarında resim ve kolaj çalışmaları yapmayı, yeni yerler keşfetmeyi sever. Sporu günlük rutinlerine dâhil etmeye çalışmakta; bu yolculukta her gün yeni şeyler öğrenmeye devam etmektedir.

İplikçi Edebiyat Atölyesi kapsamında kaleme alınmıştır.

Sena, kronometre son otuz saniyeyi gösterirken ciğerlerinin yandığını hissediyordu ama temposunu düşürmedi. Spor salonunun yüksek tavanında yankılanan müzik nabzıyla aynı ritimdeydi. Antrenörü Volkan, kollarını göğsünde kavuşturmuş, Sena’nın kum torbasına arka arkaya indirdiği yumrukları izliyordu.

“Gardını düşürme, omuzlarını sıkma. Gücü sırtından al!” Sena aldığı talimatla vücudunu hafifçe yana yatırıp torbanın tam ortasına sert bir kroşe indirdi. Torba gıcırtıyla sarsıldı.

“Son on saniye…” Ter damlaları kirpiklerine asılıyor, net görmesini zorlaştırıyordu ama o sadece nefesine odaklanıyordu. Burundan al, ağızdan ver. Vücudu makine gibi tıkır tıkır işlemeliydi; tereddüt etmiyordu, zayıflığa tahammülü yoktu.

“Ve süre doldu. Güzel iş çıkardın aferin, kondisyonun her geçen gün daha da oturuyor.”

Volkan yanına gelip havluyu uzatırken Sena dizlerine dayanıp soluklanmaya çalıştı, bandajlı elleri biraz titriyordu ama yorgunluk ona canlı hissettiriyordu. Sınırlarını zorlamak, vücut direncini arttırmak şu sıralar hayata tutunma biçimiydi. Kaslarındaki tatlı sızı kafasındaki gürültüyü susturabilen tek şeydi. “Teşekkür ederim hocam,” dedi nefes nefese. Haftaya ağırlıkları biraz daha arttırabiliriz, artık hazırım.”

Salondan çıkmak üzere montunu giyerken cebindeki telefonun o tanıdık melodisini duydu. Ekrandaki ismi görünce derin nefes aldı, annesi çıkış saatini ezbere biliyordu. “Sena… yavrum, neden geç açtın?” dedi Menekşe Hanım telefonun diğer ucundan. Sesi, pürüzlü ve titrek geliyordu. “Çıktın mı salondan? Zerrin yanında mı?” 

“Hayır anne,” dedi adımlarını hızlandırarak. “Zerrin kuzeni geleceği için kendi evine gitti, ben de şimdi eve yürüyorum.” Kısa bir sessizliğin ardından, “Yalnız mısın yani? Tek başına yürüme bu saatte, yakın da olsa taksiye bin.” Sesi panikle yükseldi, “O karanlık sokağı düşününce bile yüreğim ağzıma geliyor.”

Sena yorgun bir sesle, “Anne, lütfen,” dedi. “İyiyim diyorum. Bak, apartmanın önüne geldim bile.”

“Sen bu hâldeyken huzurla nefes alamıyorum,” dedi annesi. Suçluluk duygusuyla baş etmeye çalıştığı anlaşılıyordu. “Mutfak tezgâhına üzerlik otu bırakmıştım, gördün mü?”

Apartman kapısından içeri girerken kaşlarını çattı. “Gördüm anne, gördüm. Nedir bu yine? Bırak artık şu hurafeleri, nazar diye diye aktarları zengin ediyorsun.”

“Biliyorum, ‘anne yine başlama’ diyeceksin ama sadece seni düşünüyorum. Üzerlik otunun dumanı evinin her yerini sarsın ki, üzerindeki o kara günün tozunu alıp götürsün. Ne yapıyorsam eski neşene o dayanıklı Sena’ya geri dönebilmen için yapıyorum, anlıyor musun? Doktor kontrollerim bitsin yanına geleceğim zaten.”

Annesinin bu “iyileştirme” çabasının aslında kendi vicdanını yatıştırmak için olduğunun farkındaydı. Keşke biraz da benim neler hissettiğimi konuşsak… “Anlıyorum anne,” dedi sessiz dairesine adım atarken. “Yakarım tütsüyü. Sen rahat ol, kapatıyorum şimdi.” Alışkanlık olduğu üzere kapıyı üç kez kilitledi. Banyoda kıyafetlerini ve nemli havlularını makineye attı. Salona geçtiğinde köşede duran gün batımı lambasını açtı, duvarda turuncudan mora dönen ışığın sıcaklığıyla kanepesine gömüldü. İş maillerini yanıtlamayı sabaha bırakıp sosyal medyada gezinmeye başladı. Ekranı aşağı doğru kaydırırken bir haber başlığına takıldı gözü; Altunizade’de Bıçaklı Sapık Dehşeti!

Az önce gevşemiş bedeni görünmez bir el tarafından yukarı çekilmiş gibi doğruldu. Aklına üşüşen yine aynı sorulardı, haberlere neden bakıyordu ki? Kafasındaki uğultuyu dindirmek için mutfağa attı kendini. Buzdolabının kapağıyla anlamsızca bakıştı bir süre. Alkol fena olmazdı ama sporda harcadığı kalorilere yazık etmek istemedi, vazgeçti. Tezgâhın üzerindeki kâğıt torbaya uzandı. Çakmağı tek hamlede yaktığında üzerlik otunun kuru dalları çıtırdayarak yanmaya başladı. Annesinin şifa sandığı o duman açık mutfaktan eve ince bir sis tabakası gibi yayılırken tütsü çanağını tezgâha bıraktı. Genzi yakan, topraksı ve boğucu koku Sena’nın zihnini yavaşça başka bir zamana taşıdı.

Kalabalığın birbirine karıştığı o akşamüzeri işten eve dönerken yanlışlıkla girdiği sokak birden ıssızlaşmıştı, soldaki mezarlığı görmüştü sonra. Tam o sönmüş sokak lambasının olduğu yerde, anahtarlığının şıngırtısını duymuştu. Arkasından yaklaşan o gölge, bir an sonra kulağındaki kirli nefes, bağırmaya fırsat bulamadan gırtlağına bastıran o soğuk nasırlı eller. Havayı ciğerlerine çekemediği birkaç saniye… 

Mutfağın solundaki koridorun kuytusundan gelen o keskin hışırtıyla irkildi. Giriş katında oturduğu için sokağın uğultusuna, boruların tıkırtısına, hatta açık çamdan içeri dalan kedilerin sesine fazlasıyla alışkındı. Fakat bu ses başkaydı. Sanki biri, özenle saklanmış bir şeye ulaşmaya çalışır gibi, kararlılıkla sağı solu yokluyordu. Paniğe kapıldı, banyodayken içeri biri mi girmişti? Pencerelerdeki demir parmaklıklara rağmen bir yolunu bulmuş olabilir miydi? Ya çoktan içeri sızmış ve beklemişse? Yakalanmadığını biliyordu… Adrenalin kanını zehir gibi sararken bir an dengesini yitirecekmiş gibi hissetti. Hemen sonra kum torbasına indirdiği sert kroşelerin hatırına dişlerini sıktı. “Güçlüsün, kondisyonun var, artık bununla baş edebilirsin.” diye fısıldadı kendi kendine. 

Bir avcı çevikliğiyle koridora daldı. Sesin geldiği yöne doğru ilerlerken duvarlar üstüne eğiliyordu sanki. Bu sefer daha yakından geldi ses. Misafir odasının kapısında içeride birinin olduğuna ve elinde bıçakla onu beklediğine dair sarsılmaz bir inanç taşıyordu. Kurumuş boğazını ıslatmak için yutkunurken istemsizce boynuna dokundu. Bugün burada ölürsem… Tek hamlede kapıyı omuzladı ve ışığı açtı.

Perdenin arkasını, yatağın altındaki boşluğu ve odadaki her köşeyi hızla taradı… Kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atıyordu. Ancak oda boştu.

O zaman yere, zeminin bir parçasıymış gibi görünen o nesneye bakabildi. Zerrin’in yedek spor ayakkabılarını tıkıştırdığı kahrolası naylon poşet… Duvar dibinde yamuk duruyor, ayakkabıların ağırlığı poşeti yavaşça kaydırdığı için geriliyor ve zemine sürtünerek o uğursuz hışırtıyı çıkarıyordu. 

Sena olduğu yere çakıldı. Yumruğunu öyle sert sıkmıştı ki, parmaklarını gevşetmekte zorlanıyordu. Gözlerinde, az önce odayı bastığı o yırtıcı ifadeden eser kalmamıştı. Derin öfke ve utanç birbirine karışırken başını ellerinin arasına aldı. Düşman evine girmemişti zaten başından beri onunlaydı. 

“Alacağın olsun Zerrin.” dedi kısık ve çatallı sesiyle.