1967’de İzmir’de doğdu. Bu coğrafyanın çeşitli bölgelerinde okul anıları ve güzel arkadaşlar biriktire biriktire Ankara’ya üniversite okumaya gitti. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi bölümünü bitirdi ve aynı şehirde kaldı. ODTÜ’de on beş yıl öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra, İstanbul’un çağrısına kulak verdi. Sabancı Üniversitesi’nde on yedi yıl akademisyenlik yapıp emekli oldu.
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Kültürel İncelemeler bölümünde yüksek lisans yaptı. Halk bilimi, sosyoloji, tarih ve felsefe okudu. Kurumsal iletişim uzmanı da oldu.
Çeşitli dergilerde Türk yazarları ve kitapları üzerine araştırma/inceleme yazıları yayımlanmış, çocuk edebiyatı/çocuk edebiyatı yazarları hakkında konferanslar vermiştir. Şiir, özel ilgi alanıdır. Şiirleri ve yazıları, edebiyat ve sanat dergilerinde yayımlanmaktadır.

Çevrimiçi dergimizin bu sayısında temamız: “Hatıralar” Müziğin, mekânın, kokunun veya bir fotoğrafın bizi alıp zihnin dehlizlerine yolculuğa çıkardığı noktalar birleşimi, kesişimi ya da denklemde mesela x=2 olduğu ve hep de eksik çözüldüğü konu. 

Şimdi kısa fakat derinlemesine bir yolculuğa kitapların ışığıyla çıkalım. Bize eşlik etmeyi kabul eden Göknil Özkök’e en içten teşekkürlerimizi sunarak… Keyifli okumalar dileklerimize bu satırları okurken zihinlere kazınacak hatıralara bir de Mozart, Beethoven, Bach ya da Chopın eşliğini katın önerimizi de ekleyelim…

Sevgili Göknil, bu söyleşiyi kabul ettiğin için bir kez daha teşekkür ediyoruz. Konumuz hatıralar, sen konservatuarda klasik müzik eğitimi almış ve hocalığı da seçmişsin. Bu yolculukta özellikle çocuklar için dört büyük bestecinin hayatını kaleme aldın. Bunlardan Sihirli Mozart’ın yirminci yılı. Bu kitaptan başlayarak ve hatıraların kapısını tıklatarak serüvenini paylaşır mısın? Hemen belirteyim hem kendi hem de kitabın serüvenini…

Ben teşekkür ederim bu söyleşi için. “Hatıralar” başlığı bana o kadar uygun bir tema oldu ki, anlatması çok keyifli olacak benim için. Kitaplarımla doğru orantıda olan şey müzikten de öte çocukluğum. Şimdi geriye dönüp baktığımda, çocukken yarattığım dünyalardan ve bugün hatırladığım sahnelerden hâlâ büyük keyif alıyorum. Kendi kendime kaldığım zamanlarda mutlu olan bir çocuktum; çünkü düşünmeyi ve hayal kurmayı çok seviyordum tabii hikâyeler uydurmayı da.

Eğlenceli bir ailem vardı. Her şeyden önce çocukluk ve gençlik anılarını tekrar yaşıyormuşçasına ve yaşatarak anlatabilme becerisine sahip bir anneanneyle büyüdüm. Yaşadığımız semt de benim hayat oyunuma, hikâyeme çok güzel ve zengin bir dekor oldu. Anadolu Yakasında, o son plajları görmüş nesilden olduğum için mutluyum; ama tüm bu güzellikleri yitirmenin de üzüntüsünü yaşıyorum. Yaz akşamlarını çay bahçelerinde geçirdiğimiz, ellerim simsiyah olana kadar ceplerime doldurduğum çam fıstıklarıyla dev çam ağaçları altında oynadığım, büyük bir tutkuyla sırf içinde olmak istediğim için neredeyse haftada üç-dört kez bindiğim banliyö trenleri, en sevdiğim Süreyya Plajı istasyonu ve her seferinde görmek için heyecanlandığım duvar kabartmaları… Tüm bunlar benim değerli taşlarım.

Bir taraftan cümlelerime, anlattığım hikayelere, yarattığım dünyaya iliştirdiğim süsler; bir taraftan da mayası aslında tüm yazdıklarımın… Anneannem ve dedemin yaşadıkları sahildeki ev (o zamanlar deniz henüz doldurulmamıştı) ve küçük terası bence benim yazma isteğimin tetiklendiği ilk yer. Dedemin çalışma odası, o odadan gelen daktilo sesi, terasta gün batarken seyrettiğim ada vapurları… Yazı yazmak dendiğinde hâlâ ve hep yaşadığım hatıralar bunlar. Buradan başlıyor çünkü okuma yazma hikayem. Okula başlamadan çok önce okuma yazma öğrendim. Hemen arkasından da bir şeyler yazmaya başladım.

İlkokuldan sonra ailemin yönlendirmesiyle konservatuvara girdim (İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı). Kısacası müzik ve edebiyat kendimi bildim bileli hep vardı hayatımda. Viyola çalmayı kendim istedim ve iyi ki bu enstrümanı seçmişim. Viyola derin, hüzünlü ve insan sesine yakın tınısı ile hikâye anlatmaya çok yatkın bir çalgı çünkü.

Konservatuvar hayatım boyunca konserler, sinemalar, tiyatrolar ve kitaplar eşliğinde yazmayı ara vermeden sürdürdüm. Uzun yıllar günlük tuttum, lise ve üniversitede yazdığım hikâyeler henüz çocuklar için değildi. Yirmili yaşlarımın sonunda bir kitap yazma fikri ve müziği edebiyatla birleştirme kararı, yazarlık serüvenimin başlangıcı oldu. Müziğin insan ve hatta tüm canlılar üzerindeki etkisini, bestecilerin ilginç hayatlarını, yaratım süreçlerini, sevdiği işi tutkuyla yapmanın ne demek olduğunu ve üretmenin, çalışmanın ne denli özel bir şey olduğunu çocuklara anlatmak istedim ve ilk olarak Mozart’la başladım.

Konservatuvara başladığım yıl kendime bir müzik ansiklopedisi yapmaya karar vermiştim. Odamda gece yarılarına kadar bestecilerin hayat hikâyelerini kitaplardan, ansiklopedilerden okuyor sonra defterime yazıyordum. Kitaplardan yazdığım bestecilerin resimlerini de gizlice kırparak o deftere yapıştırıyordum. O zaman da yazdığım ilk besteci Mozart’tı ve yazarken 24 numaralı piyano konçertosunu kaseti başa sara sara dinliyordum.

2004’te yazmaya başladığım roman 2005’in sonbaharında bitti ve ben küçükken attığım bu adımı gerçekleştirebilmenin keyfi ve heyecanıyla Can Çocuk’tan randevu aldım ve dosyamı onlara teslim ettim. Bir ay sonra yanımda Samiye Hanım (ÖZ), Erdal Bey’in (ÖZ) odasında ilk sözleşmemi yapıyordum. Sihirli Mozart’ın düzeltisini Erdal Bey yaptı ki bu benim için tarifsiz bir mutluluktu. Beni yazmam ve bu işe devam etmem konusunda çok destekledi. Onlarla geçirdiğim zamanlar benim için çok değerli ve çok özel. Kitabımın yayımlanma aşamasında 2006 yılının Mozart’ın 250. doğum yılı olduğunun farkında bile değildim. Ne kadar şanslıyım ki, kitap Mozart’ın doğum gününe de yetişti.

2026 hem Sihirli Mozart’ın 20. yılı hem de benim yazarlıkta 20. yılım. İlk gününden bu yana yayınevimle birlikte yaşadığım bu harika serüveni bu satırlara sığdırmam mümkün değil. Dilerim böyle devam etsin.

 

Notaların porteler üzerinden başlayan yolculuğu ‘müzik’ olarak zihinlere yerleşiyor. Nerede, ne zaman, kimlerle dinlendiği veya nasıl öyküleri olduğu farklı hatıralarla sahipleniliyor. Klasik müziğe bunca emek vermiş sende kitaplarını yazdığın bu bestecilerin hatıraları neler mesela? Bu kitapların yazılış öykülerini paylaşır mısın?

Sihirli Mozart ilk kitabım olduğu için daha çok “yapabilecek miyim, evet yapacağım, çok iyi oldu, hiç olmadı” gibi çalkantılı bir yazım süreci hatırlatıyor bana. Ama yine bana açtığı kapılar, sayesinde tanıdığım, dost olduğum insanlar en güzel kazançlarım.

Besteci olarak Mozart’la anılarıma gelince; benim zamanımda konservatuvarda orkestra dersi Lise 1’de başlardı, ben orta 3 öğrencisiyken yani henüz üç yıldır viyola çalıyorken orkestra dersinde o yıl yeterli sayıda viyola öğrencisi olmadığından orkestraya bir yıl erken başladım. O yıl çalıştığımız senfoni Mozart’ın 41. Senfoni’siydi (Jüpiter) ve ben çalabilmek için en arka rahlede debelenirken bir yandan da her ders müziğin ve tüm çalgıların, ses partilerinin içinde olduğum için keyiften mest oluyordum. Şimdi bile 41. Senfoni’yi her duyduğumda otuz beş yıl geriye o günlere gidiyorum, her ayrıntısını hatırlayarak.

Bach Yürürken yazmaya bir türlü başlayamadığım kitap. Yazmaya karar verip üç yıl sonra başladığımı hatırlıyorum. Müziğini anlatmaya kelimelerin yetmeyeceği bu bestecinin hayatını yazmak, üstelik çocuklara anlatmak için Mozart’ın hayatındaki onca eğlenceye, gezilere, imparatorlara, prenseslere kıyasla o kadar az malzeme vardı ki elimde. Bach’a gelince sakin sakin sakin bir hayat. Tek bir ülkede çocukları, ailesi ve müzikle geçmiş bir ömür. Ben de bu noktalar üzerinden ilerledim; ama umduğumdan çok farklı bir süreç oldu benim için. Besteci olarak Bach ile ilgili bir anı değil de şunu söyleyebilirim ki, her sabah gözümü açtığımda ilk duyduğum sesler onun müziği olsun isterdim.

Chopin: Küle Dönüşen Kalp’ın anısı çok özel benim için. Chopin benim yazacağım biyografi serisi içinde olan bir besteci değildi ama 2010 yılı Chopin’in 200. doğum yılı olduğundan yayınevim yazmak isteyip istemeyeceğimi sordu. Aynı yıl Can Yayınları’ndan da Aydın Büke’nin Chopin kitabı yayımlanacaktı. “Yazarım tabii!” diyerek telefonu kapattığımda, henüz bir buçuk aylık bebek olan kızımın pusetini itiyordum sokakta. Üstelik yalnızca üç ayım vardı kitabı bitirmek için. Chopin’i çocuklara nasıl yazarım? diye çok düşündüm, hayatının en önemli noktaları çocuklara yazmak için zormuş gibi göründü önce. Ama sanırım ben bu biyografilerle birlikte çocuklarla samimi, direkt ve gerçeği konuşmayı başarabildim. Onların anlayacağı dil diye bir şey yok aslında, anlatma biçiminiz ve yazdığınız metne ne kadar inandığınız ile ilgili bir mesele bu. O kış haftanın neredeyse her sabahını birkaç saatliğine kızımı anneannesine bırakıp kafelerde Chopin’le birlikte geçirdim. Chopin’le anılarım çok romantik yani. Besteci olarak bende anısı ise liseye başladığım yıllarda Samson François’dan tekrar tekrar Polonaise (no.6 Heroic) dinlemem ve do diyez minör etüdü (op.10 No.4) piyanoda çalmaya çalışıp asla becerememem.

Beethoven: Müziğin Ozanı biyografi dizisinin son kitabı olmasına karar verdiğim kitap. Besteciler farklı olsa da ana tema müzik olduğundan yazdığım metinler benim için sınırlayıcı olmaya başladı diye düşünerek bu kararı verdim. Beethoven’in yazım süreci oldukça uzun oldu. Çok fazla okuma, notlar alma, bunları eleme -ki en zor kısmı buydu- Beethoven’in müzik yoluyla insanlığa anlatmak istediklerini en etkileyici şekilde aktarabilme çabası ve romanın kronolojik kurgusu her zamankinden daha sistemli çalışmamı gerektirdi.

Çalışma masamda başladığım ve bitirdiğim ilk kitaptır Beethoven: Müziğin Ozanı. Genelde kafeler, vapurlar ve mutfak oluyor çalışma mekânlarım. Beethoven’i sadece bir müzisyen olarak değil felsefe ve edebiyata hatta şiire olan tutkusu ile başka bir yere koyarım her zaman. Bu yüzden müziğinde yaşamı, yaşamayı ve insan olmayı sorgular, doğayı anlatır, insana dair duyguları kimi zaman haykırarak kimi zaman fısıldayarak söyler.

Biyografilerini yazdığım bestecileri onların hayatlarını yazarken dinlemedim, yakın zamana kadar da yazarken müzik dinlemezdim. Ama bu kitapta Beethoven’in özellikle 3. Senfoni’sinin (Eroica) 2. bölümünü çok dinledim. Bazı bölümleri yazarken onun müziğini dinlemek, o anlarda sanki O da yanımda oturuyormuş gibi hissettirdi bana.

Biraz öğrencilik yıllarına doğru yol alsak, etkisi hâlâ süren ve ‘dün gibi hatırlarım…’ dediğin ve senin şimdiki halinde de önemli yeri olduğunu düşündüğün bir iki anını bizimle paylaşır mısın?

Konservatuvar eğitimi benim zamanımda on yıldı. Aynı bina içinde yüzlerce anı biriktirmeye yetecek kadar uzun bir eğitim süreci bu. Arkadaşlıklarımız da başka okullardakilere göre daha farklı çünkü bizim başka bir ortak dilimiz oluşuyor bu süreçte, müzik.

Öğrencilik yıllarımla ilgili hatıralarım ve şimdiki halimde önemli yeri olan birisinden söz etmek isterim, viyola hocam Ani İnci. Çünkü kendisi hayatımın on yıllık sürecine tanık olan en yakınımdaki insanlardan birisi. Viyolayı öğretmenin yanı sıra bana kattığı çok başka şeyler vardır. Ben onun ilk öğrencisi ve ilk mezunuyum. Konservatuvarda enstrüman hocanız sizin en önemli ve en yakın olduğunuz hocadır. Birebir çalıştığınız ve ileride meslektaşınız olacak kişidir.

Dolayısıyla ben şanslıydım çünkü entelektüel olarak özel bir hoca vardı karşımda ve onun yaptığı en güzel şey sevdiği, öğrendiği, inandığı ne varsa benimle ve mutlaka benden sonraki öğrencileri ile paylaşmak olmuştur. Ara tatillerde evine derse gittiğimde odasına girmeme ve kitaplığından bir ya da birkaç kitap seçmeme izin verirdi. Onun sayesinde erken yaşta başka başka yazarlar keşfettim. Hatta bu hatıralarım o kadar önemlidir ki benim için, o kitaplıktan ödünç aldığım ilk kitabı bile söyleyebilirim: Endülüs Şalı Elsa Morante.

Hocamın bana yılbaşında hediye ettiği Simone de Beauvoir Bir Genç Kızın Anıları da o günlerden anısı olan bir kitap. Hocamla buluşmalarımızda hatırladığımız anları konuşuyoruz; yıllar sonra kendimi onun gözünden görmek, onun hatıralarını dinlemek benim için çok güzel.

Dört besteci üzerine yazdığın bu kitaplar, emek yoğun kitaplar. Özellikle çocuklar için yazmayı seçmenin sebeplerini ve her birinde yazdıktan sonra ‘işte aradığım ve sonunda bulduğum cümle buydu’ dediğin cümleler hangileri?

Çocuklar için yazmaya başladım; ama şu an çocuklu, çocuksuz yetişkin okurum da o kadar çok ki, bu beni çok mutlu ediyor. Cümlelere gelince; o arayış, defalarca o ifadeyi ya da inişleriyle, çıkışlarıyla metnin bütünündeki müziğin sürekliliğini sağlamak gerçekten sıkı çalışma gerektiriyor. Yani ilham otururken gelmiyor aslında. Ya da o vurucu cümle bir anda düşmüyor insanın aklına. 

Sihirli Mozart’tan: “Bir kış günüydü. Salzburg’da karlarla kaplı meydanda ilerleyen atlı arabanın tekerlekleri, bembeyaz karlar üzerinde kayarak yol alıyordu.” Bu ilk kitabımın ilk cümlesi. Yazarlık hayatımın başlangıç cümlesi olarak da düşündüğümden benim için önemli.

Chopin: Küle Dönüşen Kalp’ten: “Tüfek sesleriyle değil, müziğinle kurtar ülkenin onurunu. Piyanonun tuşları olsun senin kurşunların.” 

Bach Yürürken’den: “Çocukluğundan beri hayalini kurduğu yaşamı, tıpkı bir org inşa eder gibi, özenle, yavaş yavaş yaratmıştı.”

Beethoven: Müziğin Ozanı’ndan: “O müziğini sonsuzluğa yazan bir ozandı. Çağlar boyu dünyaya gelecek her insan mutlaka onunla tanışacaktı.” Bu da kitabın ve biyografilerin de son cümlesi olarak tıpkı başlangıç cümlem kadar değerli benim için.

Çok teşekkür ederim bu güzel sorular için.

Asıl biz teşekkür ederiz bu içten yanıtlar için…

Hatıra; ses, koku, mekân, renk, bir kare fotoğraf ya da duvarda resim, bir müziğin yakalanan kuplesi veya bir kitabın sayfaları arasında sizi selamlayan not… Her neyse zihinde canlananlara eşlikçi, yeniden yaşanır en kuvvetli yanıyla ve umarım hep gülümsetir.

Hatıralar, hatırlandıkça ve mümkünse yazıya döküldükçe gülümser. Aklınızda tutun, e mi? Yeni bir yılda gülümseten ve elbette gülümseyen hatıralar biriktirin heybelerde…

Son söz olarak, sevgili Göknil Özkök’ün kitaplarını hatırlatalım:

Sihirli Mozart (Can Çocuk)

Chopin Küle Dönüşen Kalp (Can Çocuk)

Bach Yürürken (Can Çocuk)

Beethoven: Müziğin Ozanı (Can Çocuk)