İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü tamamladı. Öğrencilik yıllarında kısa öyküler yazmaya başladı ve guaj ile karışık teknik üzerine resim çalışmaları yaptı. Eserleri, dönemin Maya Sanat Galerisi tarafından kabul edildi.

Mesleki kariyerine Şişecam, Elginkan Holding ve Sabancı Holding gibi önde gelen holdinglerde finans ve bütçe alanlarında devam etti. Bu süreçte İstasyon Sanat Merkezi’nde atölye dersleri aldı. 2015 yılında kurumsal hayatı sonlandırarak yönetim danışmanlığı yaptı. Aynı dönemde Londra Bricklane Gallery’de tuval üzerine akrilik teknikle yaptığı eserlerini sergiledi.

Sanatsal çalışmalarını tasarım alanına yönlendiren sanatçı, mobilya, mücevher, kent mobilyaları ve günlük kullanım objeleriyle sanatı birleştiren tasarımlar geliştirdi. İstanbul Tasarım Bienali için terkedilmiş bir köyün yeniden canlandırılması üzerine bir proje hazırladı.

2025 yılında İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat Yönetimi Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Disiplinlerarası sanat, mimarlık, şehir ve sanat ilişkisi, mitoloji, kültürlerarası sanat ve tasarım gibi alanlarda çalışmalar yapmaktadır. Sanat ve disiplinlerarası sanat üzerine yazılar yazmakta, yaratıcı çalışmalarını kamusal alan sanat projeleri ve disiplinlerarası tasarım odaklı olarak sürdürmektedir.

Sanat, her zaman kendi zamanının toplumsal, politik, ekonomik ve kültürel ortamından beslenir. Dolayısıyla heykel sanatı, hem Doğu’da hem Batı’da farklı kırılmalar yaşamış, zaman zaman geri planda kalmış, zaman zaman görünürlüğünü artırmıştır. Anadolu toprakları da bu serüvende istisna değildir. Antik Yunan, Roma ve Bizans mirası ile Anadolu’da heykel sanatına dair güçlü izler vardır; ancak İslamiyet’in kabulü, merkezi siyasi otoritenin yapısı ve kozmopolit yönetim anlayışı, heykelin kamusal görünürlüğünü sınırlamış, zamanla silikleşmesine ve neredeyse yok olmasına yol açmıştır.

Cumhuriyet dönemi ile birlikte heykel yeniden kamusal alanlarda görünürlük kazanmaya başlamıştır. Atatürk heykelleri, anıtlar ve şehir meydanlarındaki figüratif eserler, hem modern bir ulusal kimlik inşa etmenin hem de halkla sanat aracılığıyla bir iletişim kurmanın aracı olarak işlev görmüştür. Yine de bu dönemde heykel, çoğunlukla kamusal projelerle sınırlı kalmış; galeriler ve özel koleksiyonlar aracılığıyla izleyiciyle doğrudan buluşması ise daha geç bir dönemde, özellikle 1980’lerden itibaren mümkün olabilmiştir.

1980’lerden sonra Türkiye’de çağdaş heykel, malzeme çeşitliliği, mekân ve deneyim odaklı üretimler ile yeni bir ivme kazanmıştır. Sanatçılar artık sadece figüratif veya anıtsal yaklaşımlarla sınırlı kalmayıp, soyut, kavramsal ve disiplinlerarası çalışmalara yönelmiş; izleyiciyle kurulan ilişki hem galerilerde hem de bienallerde farklı bir boyut kazanmıştır. Genç kuşak sanatçılar, bu disiplinler arası deneyimlerden beslenerek heykeli sadece nesne değil, deneyim ve süreç odaklı bir sanat formu hâline getirmiştir.

İşte Mine Sanat Galerisi’nin “3 Kuşak: Mine Sanat’ta Heykel” sergisi de tam olarak bu yeniden yeşermeyi ve Türkiye’de heykelin uzun serüvenini gözler önüne seriyor. Sergi, kurulduğu 1985 yılından itibaren bünyesinde sergilerde yer verdiği heykel sanatçılarından özel bir seçki ile geçmişten bugüne usta-çırak ilişkilerini, kuşaklar arası bağları ve izleyici ile kurulan deneyimsel ilişkileri görünür kılıyor. Böylece izleyici, Türkiye’de heykelin sadece tarihini değil, aynı zamanda günümüz sanat ortamında aldığı biçimleri ve geleceğe dair potansiyelini de deneyimleyebiliyor. Bu bağlamda, sergi hem bir tarihsel panorama sunuyor hem de modern izleyici ile çağdaş üretimi buluşturuyor; heykeli yeniden keşfetmenin, anlamlandırmanın ve deneyimlemenin kapılarını aralıyor. 

“3 Kuşak: Mine Sanat’ta Heykel” sergisi çerçevesinde galerinin koordinatörü Ayşe Koşak ile yaptığımız söyleşiye yer verdik.

Heykelin Osmanlı’da saray çevresinde, Cumhuriyet’le birlikte ise kamusal alanda görünürlük kazandığını; zamanla galeriler aracılığıyla özel koleksiyonlara girerek yeni bir dolaşım ağı oluşturduğunu söyleyebiliriz. Mine Sanat Galerisi’nin kırk yılı aşan serüveni içinde heykelin bu dönüşümünü nasıl okumalıyız? Galerinin ilk heykel sergisi hem sanat ortamı hem de koleksiyoner ilgisi açısından nasıl bir eşik oluşturdu?

Sizin de belirttiğiniz gibi heykelin kamusal alandaki görünürlüğü esas olarak Cumhuriyet döneminde belirginleşti. Meydanlara yerleştirilen anıtlar, Atatürk heykelleri gibi dönemin ideolojisini yansıtan kamusal yapıtlar, heykelin halkla doğrudan temas ettiği ilk güçlü örneklerdi. Ancak bu daha çok kamusal heykel bağlamında gerçekleşti.

Koleksiyonerle buluşan, galeri boyutundaki heykeller ise 1980’lerden itibaren özel galerilerin artmasıyla daha fazla görünürlük kazandı. Heykelin özel koleksiyonlara girmesi, izleyiciyle kurduğu ilişkinin niteliğini de değiştirdi. Aslında sanat izleyicilerinin heykele karşı mesafeli olduğunu söylemek doğru değil; tam tersine, heykel sevilen ve ilgiyle izlenen bir sanat dalı. Fakat koleksiyoner açısından mesele daha çok şu soruda düğümleniyordu: “Bu eseri evimde nasıl konumlandıracağım?”

Resimle kurulan ilişki tarihsel olarak daha eski ve daha yaygın. Evlerin duvarlarında resim görmek alışıldık bir durum. Heykel ise kendi alanını talep ediyor; bir mekân istiyor, etrafında dolaşılmayı, korunmayı, boşlukla birlikte var olmayı gerektiriyor. Bu da koleksiyoner açısından bir eşik oluşturuyordu. Yine de son yıllarda Türkiye’de bu algının önemli ölçüde kırıldığını, koleksiyonerlerin heykele çok daha sıcak yaklaştığını söyleyebilirim.

Galerimiz 1980’lerden itibaren heykel sanatına her zaman yer verdi. 1987’de gerçekleştirdiğimiz Çağdaş Sanat Sergisi’nde soyut formlarla çalışan, dönemi için son derece yenilikçi isimleri bir araya getirmiştik. 

Mine Gülener, “Çağdaş Sanat” sergisi, 12.10.1987, Mine Sanat Galerisi Arşivi

 

1.ALİ TEOMAN GERMANER (1934–2018)

Figürler / Figures, 1970’li Yıllar / 1970s, Terküit-Modlaj

43 x 58.5 x 8 cm

Prof. Meriç Hızal Koleksiyonu / From Prof. Meriç Hızal Collection

HÜSEYİN GEZER (1920–2013)

İsimsiz / Untitled, Bronz / Bronze

30 x 20 x 15 cm

 

Bu bağlamda, galerinin geçmişten bugüne düzenlediği yalnızca heykel sergileri ya da heykel içeren karma sergiler izleyici tarafından nasıl karşılandı? Türkiye’de heykel sanatının izleyici geliştirme potansiyelini nasıl görüyorsunuz? Sizce heykel, resme kıyasla daha sınırlı bir izleyici kitlesine mi hitap ediyor, yoksa son yıllarda bu algı kırılmaya mı başladı?

Galerimiz, kuruluşundan itibaren heykel sanatına özel bir yer ayırdı. Yalnızca heykel sergilerinde değil, resim ağırlıklı karma sergilerde dahi heykelin mutlaka yer almasını arzu ettik. Bu yaklaşım, galericiliğe başlamadan önce akademide seramik dersleri alan Mine Hanım’ın kişisel ilgisiyle de yakından ilişkiliydi. Kendisinin form ve boyuta duyduğu hassasiyet, galerinin sergi kurgularına da yansıdı. Heykelin mekânla kurduğu ilişki, sergiye kattığı dinamizm bizim için her zaman belirleyici oldu.

Özellikle 1990’lardan itibaren heykelin görünürlüğünün hem galerimizde hem de genel sanat ortamında belirgin biçimde arttığını söyleyebilirim. Katıldığımız fuarlarda ve düzenlediğimiz büyük ölçekli karma sergilerde, heykelin mekânı kavrayış biçimi ve izleyiciyle kurduğu doğrudan ilişki her zaman dikkat çekti. Heykel, izleyici açısından bir “deneyim” alanı sunuyor; yalnızca bakılan değil, etrafında dolaşılan, bedenle birlikte algılanan bir sanat formu.

İlginçtir ki Mine Hanım’dan öğrendiğime göre zaman zaman soyut resim izleyici için daha zorlayıcı olabiliyormuş. Örneğin 1980’lerde kurucu sanatçılarımızdan Adnan Çoker’in işlerini sergilediğimizde, izleyicinin algılamakta zorlandığı durumlar olmuş. Oysa heykele karşı her zaman daha sezgisel bir sempati olduğunu aktarır Mine Hanım. Asıl tereddüt, koleksiyoner tarafında ortaya çıkıyor: “Bu eseri koleksiyonuma dahil edebilir miyim? Evimde nasıl konumlandırırım?” soruları çokça galerimize yöneltilmiş.

Bu algı zaman içinde önemli ölçüde değişti. Usta heykel sanatçılarımızın eserleri güçlü koleksiyonlara girdikçe, müze ve önemli sergilerde başyapıt olarak yer aldıkça, heykele duyulan güven ve ilgi arttı. Kamusal alandaki ideolojik anıt heykel algısının ötesinde, heykelin çok katmanlı bir ifade alanı sunduğu daha iyi anlaşılmaya başlandı. Heykel; ışık, doku, hacim, boşluk, statik ve malzeme gibi pek çok unsuru bir arada barındıran çok yönlü bir sanat formu. Günümüzde malzeme çeşitliliğinin artmasıyla birlikte klasik formların dışına taşan, mekânla bütünleşen, hatta zaman zaman işlev de üstlenen üretimler görüyoruz. Sürdürülebilirlik, endüstriyel malzemeler, disiplinlerarası yaklaşımlar heykelin ifade alanını genişletti. Bu da özellikle genç izleyici için daha dinamik ve erişilebilir bir alan yarattı.

Ancak bu algısal dönüşüme rağmen, heykel sanatının üretim koşulları Türkiye’de hâlâ oldukça sınırlı. Maliyetler açısından heykel sanatçılarımız çok zorlanıyorlar. Bu durum bütün süreçleri negatif yönde etkilemeye devam ediyor. Türkiye’de heykelin meselesi sadece estetik algı değil, aynı zamanda çok somut bir ekonomik altyapı meselesi.

Tüm zorluklarına rağmen heykelin deneyim odaklı yapısı sayesinde izleyiciyi içine çeken, mekânı dönüştüren ve sanatla kurulan ilişkiyi derinleştiren bir alan hâline gelmekte. Biz de özellikle son yıllarda heykel sanatına daha odaklı bir yaklaşım benimsiyor, sanatçılarımıza sergi programlarımızda güçlü bir alan açmaya özen gösteriyoruz.

Hüseyin Gezer kişisel sergisinde, 29.11.1990, Mine Sanat Galerisi Arşivi

BÜLENT ÇINAR (d.1968)

Dünyam: Oyun Alanım x Hapishanem / My World: My Playground x My Prison, 2022

Metal, 60 x 40 x 40 cm

 

  NESLİHAN PALA (d.1964)

İsimsiz / Untitled, 2025, Karışık Teknik / Mixed Media, 80 x 60 x 50 cm

Sizce bu mesafenin temel nedenleri nelerdir? Sanat galerilerinin bu noktadaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Galeriler yalnızca sergileme alanı mı sunuyor, yoksa izleyici eğitimi ve algı dönüşümü açısından daha aktif bir sorumluluk mu üstlenmeli?
Öte yandan çağdaş galericiler açısından bakıldığında, heykel sergileri hangi açılardan daha fazla zorluk barındırıyor? Üretim maliyetleri, mekânsal kurgulama, lojistik, koleksiyoner yaklaşımı ya da satış dinamikleri gibi konularda belirgin eşikler var mı? Bu alanlarda geliştirmeye açık gördüğünüz noktalar nelerdir?

Galeriler olarak bizim temel rolümüz, sanatçı ile izleyici arasında güçlü bir bağ kurmak. Bu bağı yalnızca eserleri duvara ya da mekâna yerleştirerek değil; sergi konuşmaları, sanatçı buluşmaları ve çeşitli etkinliklerle destekleyerek kurmaya çalışıyoruz. Kendi adıma galeriyi yalnızca bir sergileme alanı olarak değil, aynı zamanda kültürel bir aracı ve bir tür eğitim alanı olarak görüyorum. İzleyiciyle kurulan diyalog, algı dönüşümünün en önemli araçlarından biri.

Heykel söz konusu olduğunda ise hem estetik hem de pratik düzlemde bazı zorluklarla karşılaşıyoruz. Her ne kadar daha fazla yer vermek istesek de üretimden sergilemeye uzanan süreç oldukça maliyetli. Heykel sanatçısı üretim aşamasında ciddi giderlerle karşılaşabiliyor: malzemenin temini, işlenmesi, teknik destek ihtiyacı, atölye koşulları… Özellikle büyük ölçekli işlerde maliyetler neredeyse uçuruma varabiliyor.

Galeriler açısından da durum benzer. Bir heykelin taşınması, bir tuval resminin taşınması gibi değil. Çok daha hassas bir lojistik süreç gerektiriyor. Eserin hangi noktalarından tutulacağı, nasıl paketleneceği, nasıl sabitleneceği, hangi araçla taşınacağı, sigortalanması, mekânda güvenli biçimde konumlandırılması… Bütün bu aşamalar hem maddi hem de operasyonel anlamda ciddi bir yük oluşturuyor. Üstelik çoğu zaman boyutlu, ağır ve kırılgan yapıları nedeniyle depolama da ayrı bir mesele.

Heykel sanatçılarının karşılaştığı bir diğer zorluk ise üretim alanıyla ilgili. Bir ressam, çok sayıda tuvali nispeten daha sınırlı bir alanda muhafaza edebilirken; heykel sanatçısı ürettiği her iş için fiziksel bir hacim yaratmak zorunda. Atölyeler kısa sürede dolabiliyor. Bu nedenle birçok heykel sanatçısı projelere bağımlı hâle geliyor. Bir proje ve bütçe oluştuğunda üretim mümkün oluyor; aksi takdirde zihindeki pek çok tasarım hayata geçirilemeden kalabiliyor.

Dolayısıyla heykel hem üretim hem dolaşım hem de sergileme bakımından daha karmaşık bir alan. Ancak tam da bu nedenle galerilerin ve hatta galerileri satın alımlarıyla destekleyen koleksiyonerlerin rolü daha da kritik hâle geliyor. Sadece eser göstermek değil; üretim koşullarını desteklemek, koleksiyoner bilincini geliştirmek, mekânsal kurgularla izleyiciye deneyim alanı açmak ve heykelin çok katmanlı yapısını görünür kılmak galerilerin elbette sorumluluğu.

Geliştirmeye açık alanlar arasında üretim destek modelleri, kamusal ve özel kurumlarla daha güçlü iş birlikleri, proje bazlı fon mekanizmaları ve lojistik altyapının güçlendirilmesi sayılabilir. Heykel sanatının sürdürülebilirliği, yalnızca sanatçının yaratıcı gücüne değil; bu üretimi taşıyacak ekosistemin sağlamlığına da bağlı.

Mine Gülener, Çağdaş Sanat Yaz Sergisi, 31.05.1990, Mine Sanat Galerisi Arşivi

 

Mine Sanat Galerisi, “3 Kuşak: Mine Sanat’ta Heykel” başlığı altında heykel sanatında kuşaklararası süreklilik ve dönüşüm meselesini ele alıyor. Bu sergide ne tür eserlerle karşılaşıyoruz? Üç kuşağın heykel sanatına bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Üretim anlayışı, malzeme seçimi ve biçim dili açısından belirgin kırılmalar ya da süreklilikler var mı? Ayrıca sanat ortamının dönüşümü kuşaklar arasında nasıl bir fark yaratıyor?

“3 Kuşak: Mine Sanat’ta Heykel” sergimiz, aslında Türkiye’de heykelin geçirdiği dönüşümü somut biçimde izleyebileceğimiz bir seçki sunuyor. Cumhuriyet’in ilk yetiştirdiği kuşaktan başlayıp 1980 doğumlu sanatçılara uzanan bir çizgi kurduk. Bu zaman aralığı, yalnızca yaş farklarını değil; düşünme biçimlerindeki, malzeme tercihlerindeki ve estetik yönelimlerdeki değişimleri de görünür kılıyor. Üstelik pek çok sanatçımız arasında hoca-öğrenci ilişkisi de var.

1900’lerin başında doğan sanatçılarımız, Cumhuriyet’in kurucu estetik değerleri içinde yetişmiş isimler. Form, hareket, anatomi, kütle ve malzeme hâkimiyeti onların üretiminde belirgin bir ağırlık taşıyor. Zühtü Müridoğlu’nun (1906-1992), hareket ve ritm arayışı ve desenle kurduğu ilişki, Ali Teoman Germaner’in (1934-2018), dokuyu merkeze alan yaklaşımıyla insan olmaya doğru giden yolda simgelerle, tarihle, antik kültürlerle harmanlanan heykelleri, Hüseyin Gezer’in (1920-2013) ifade etmek istediği duyguların destekçisi geometrik kurgusu bize bu sergide çok değerli örnekler sunuyor.

Aynı şekilde Haluk Tezonar’ın (1942-1995), 1970’lerden bronz genç kız büstü ve karnında koca bir şişlik ile kaburgaları sayılan Afrikalı (Biafralı) çocuk heykeli, Seyhun Topuz’un (d. 1942) 1973 yılına ait boşluk ve dengeyi temel alan geometrik formda siyah heykeli, Meriç Hızal (d.1943)’ın vicdanlara seslenen “Çocuklar İçin II” adlı mermer heykeli. Sokakta yaşayanlar, savaş mağdurları, cezaevlerinde büyüyenler, çalıştırılanlar, korunamayan çocuklar…

Sergimizdeki öne çıkan duvar heykellerinden birisi Ferit Özşen (d.1943)’in dövme bakır, asimetrik simetri serisinden, gluteus maksimus adlı duvar heykeli, bir diğeri özellikle deri ve köseleyi kullanarak ürettiği eserleriyle heykel sanatına özgün katkıları olan Koray Ariş’in (d.1944) ustaca şekil verdiği deri heykeli. Ayrıca sanatçı Nilay Kan Büyükişliyen (d.1950)’in Adella ve Yansıma adlı hem geometrik formlar hem de figür içeren iki ayrı heykeline yer verdik.

Galerimizin üçüncü kuşak sanatçılarında ise heykelin daha deneyimsel ve mekânla bütünleşen bir alana evrildiğini görüyoruz. Neslihan Pala (d. 1964)’nın heykeli kâğıt ve karton kullanarak yaptığı, katmanlı yapıda, çağdaş malzeme ile ortaya çıkan güzel bir büst örneği. 

“Dünyam: Oyun Alanım x Hapishanem” adlı metal işiyle Bülent Çınar (d. 1968) ise aslında aynı dünyayı paylaşan bir kadın ve bir erkek için o dünyanın birine kaçılacak bir hapishane diğerine zorunlu bir oyun alanına dönüşen ilişkilerini sorgulatıyor. Öte yandan Yücel Kale (d.1971) ışığın içinden geçtiği, saydamlığın ve hafifliğin öne çıktığı üretimleriyle dikkat çekiyor. Yücel Kale’nin cam ve pleksiglasla yaptığı 3 ayrı heykeli sergileniyor. Ve son olarak Esra Sağlık’ın (d. 1980) ahşap oyma tekniğiyle ürettiği “Buluşma” ve “Onun Yeri” adlı kavramsal göndermeleri olan iki duvar heykeli ile sergimizde yer alıyor.

Bu sergide amaçladığımız şey, kuşakları yalnızca kronolojik olarak yan yana getirmek değil; birbirleriyle “konuşur” hâlde sunmaktı. Usta-öğrenci ilişkisini, sürekliliği ve aynı zamanda kırılmaları görünür kılmak istedik. Heykelin formdan kavrama, kütleden deneyime doğru geçirdiği dönüşümü izleyiciye doğrudan deneyimleme imkânı sunuyoruz.

Sergi kapsamında ayrıca bir konuşma dizisi planlıyoruz. İlki 5 Mart’ta Prof. Meriç Hızal ile galerimizde gerçekleşecek. Amacımız, ustaların hangi felsefeyle yetiştiklerini, bugün eğitim veren sanatçıların heykelin geleceğine dair öngörülerini ve mevcut akademik yapının durumunu tartışmaya açmak. Sergimizde yer verdiğimiz sanatçılarımızın büyük çoğunluğu aynı zamanda eğitimci kimliği de taşıyor. Dolayısıyla onlardan heykel sanatımız adına geçmişimizi öğrenmek, bugün neler tecrübe ettiklerini kayda geçirmek ve de gelecek nesilden neler beklediklerini duymak adına bilgilerine başvuracağız.

“3 Kuşak: Mine Sanat’ta Heykel” sergisi, bu anlamda yalnızca bir sergi değil; Türk heykel sanatının hafızasını ve olası yönelimlerini birlikte düşünmeye davet eden bir platform oldu.

 

ZÜHTÜ MÜRİDOĞLU (1906–1992)

İsimsiz / Untitled, Seramik – Ahşap / Ceramic – Wood, 15 x 5.5 x 10 cm

Prof. Meriç Hızal Koleksiyonu / From Prof. Meriç Hızal Collection

MERİÇ HIZAL (d.1943)

Çocuklar İçin II / For Children II, 2013

Dark Olive Yontu, Paslanmaz Çelik Plaka / Dark Olive Carving, Stainless Steel Plaque, 11 x 50 x 50 cm

Soldan: Prof. Meriç Hızal, Yücel Kale, Mine Gülener, Prof. Esra Sağlık, Prof. Ferit Özşen

 

Plastik sanatların birçok alanında olduğu gibi, özellikle heykel açısından disiplinlerarası yaklaşımın, sanatın kitlelerle buluşmasında önemli bir rol oynadığını düşünüyoruz. Türkiye’de 1950’lerden itibaren İlhan Koman, Sadi Öziş ve Ali Hadi Bara gibi sanatçıların heykeli tasarım, mimarlık ve endüstriyel üretimle ilişkilendiren çalışmaları öncü nitelik taşıyor. Bugün galerinizde yer alan sanatçılar arasında, örneğin Yücel Kale gibi heykeltıraşların disiplinlerarası üretimlerine rastlıyoruz. Heykelin farklı disiplinlerle kurduğu ilişkiyi ve izleyiciyle kurduğu deneyimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Heykelin disiplinlerarası potansiyeli, genç sanatçılar için büyük bir fırsat sunuyor. Süreç odaklı üretim, farklı disiplinleri bir araya getiren çalışmalara imkân tanıyor; böylece heykel yalnızca geleneksel form ve malzeme üzerinden değil, kavramsal ve deneyimsel bir boyutta da gelişiyor. Bienaller ve uluslararası pavyonlar, bu deneyimi görmek için önemli platformlar. Genç sanatçılar, bu tür ortamlarda disiplinler arası yaklaşımlardan besleniyor ve kendi üretimlerini klasik heykelin ötesine taşıyorlar.

Türkiye’de heykel, tarihsel olarak kamusal alanla sınırlı bir görünürlük kazanmış olsa da günümüzde izleyiciyle kurduğu ilişki giderek güçleniyor. Disiplinlerarası üretimler, heykelin mekânla, tasarımla ve günlük yaşamla kurduğu bağı derinleştiriyor. Bu durum, özellikle genç kuşak için heykele yönelik ilgiyi artırıyor ve sanatın kitlelerle buluşmasında yeni yollar açıyor. Heykel artık yalnızca nesne değil; deneyim, süreç ve mekân odaklı bir ifade aracı hâline gelmiş durumda.

Geleceğe yönelik olarak, Mine Sanat Galerisi bünyesinde heykel sanatı adına ne tür projeler planlıyorsunuz? Yeni sergi formatları, tematik seçkiler ya da kuşaklararası buluşmalar gibi farklı küratoryal yaklaşımlar gündeminizde mi? Bunun yanı sıra eğitim programları, sanatçı konuşmaları, atölye çalışmaları (workshop), kamusal alan projeleri ya da uluslararası iş birlikleri gibi alanlarda heykel odaklı yeni açılımlar düşünüyor musunuz? Heykel sanatının hem genç sanatçılar hem de yeni izleyici kitleleriyle daha güçlü bir bağ kurması için galerinin nasıl bir rol üstlenmesini hedefliyorsunuz?

Bu yıl 41. yaşını kutlayan Mine Sanat Galerisi olarak her zaman önceliğimiz, heykel ile izleyici arasında güçlü bir bağ kurmak oldu. Özellikle genç sanatçılara odaklanıyoruz; üniversitelerden yeni mezun olan sanatçılar için açılan platformları takip ediyor, oralardan keşifler yapıyoruz. Ayrıca galerimize yapılan başvuruları değerlendiriyor ve çizgimizle örtüşen ve ilerleyeceğine inandığımız gençleri kendi bünyemize katıyoruz. Son dönemde Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Işık Üniversitesi gibi kurumların mezunlarına ev sahipliği yaptık. Böylece kuşaklararası bağları, ustalarla bugünkü nesil arasında galerimizde kurmayı hedefliyoruz.

Genç sanatçılar, yer verdikleri sergilerde kendilerinden önceki kuşaklarla, ustalarıyla yan yana olabiliyor. Bu yaklaşım galerimizin felsefesini de yansıtıyor: geçmiş ile bugünü bir araya getirerek, izleyiciye ve sanatçıya sürekli bir diyalog alanı açmak. Bu kapsamda birçok proje planlıyoruz; sanatçı buluşmaları, atölyeler, workshop’lar, hatta kamusal alan projeleri bunların arasında yer alıyor. Örneğin üzerinde çalıştığımız bir projede, bir şehrimize çok değerli bir usta sanatçımızın heykelini kazandırmayı amaçlıyoruz. Elbette kamusal alan projeleri çeşitli prosedürler gerektiriyor, ancak bu sayede heykelin görünürlüğünü ve tanınırlığını artırmayı hedefliyoruz.

Aynı zamanda, yetiştirdiğimiz değerlerin korunması ve sürekliliğini sağlamak da bizim için kritik. Örneğin Zühtü Müridoğlu gibi büyük ustaların eserleri ve mirası vefatlarıyla birlikte gözden kaybolma riski taşıyabiliyor. Biz bu konuda özel bir hassasiyet gösteriyor, genç sanatçılara ve izleyiciye aktarılmasını sağlıyoruz.

Sonuç olarak galerimizin hedefi, heykelin hem üretici hem de izleyici boyutunu güçlendirmek. Yeni kuşak sanatçılara destek olmak, onları ustalarla bir araya getirmek, eğitim ve deneyim odaklı projelerle heykeli daha görünür ve erişilebilir kılmak bu yaklaşımın merkezinde yer alıyor.

Mine Sanat Galerisi, “3 Kuşak: Mine Sanat’ta Heykel” sergisiyle sadece geçmişi belgelemekle kalmıyor; çağdaş heykel üretiminin güncel potansiyelini ve genç kuşakların deneyim odaklı yaklaşımını da öne çıkarıyor. Sergi, izleyiciye heykelin hem tarihsel yolculuğunu hem de günümüzde aldığı biçimleri deneyimleme fırsatı sunuyor. Galeri bünyesinde sergiler açan üç kuşağın eserlerini yan yana görmek, Türkiye’de heykelin estetik, teknik ve düşünsel evrimini kavramayı mümkün kılıyor. Böylece sergi, sadece bir retrospektif değil, aynı zamanda geleceğe dair olasılıkları tartışmaya açan bir platform işlevi de görüyor; heykelin toplumla, mekânla ve izleyiciyle kurduğu bağı yeniden düşünmeye davet ediyor.