Neredeyse ömrünü geçirdiği masanın kenarında duran, fitili içine kaçmış gaz lambasının, yanmakla yanmamak arasında kalmış alevi gidip geliyordu. Kendini bile aydınlatamazken tavana yansıyan belli belirsiz menevişlere hüzünle bakarken kahkahayı basıverdi el feneri:
“Ay sen etrafını mı aydınlatıyorsun? Bir de tavana pırıltılar falan… İçinde gazın bile kalmamış, yarım yamalak fitilindeki gazla hem de.”
Kibirli sese dönüp bakmadı bile.
“Heyyyyy babalık, kime söylüyorum? Kulağın da mı duymaz oldu? Yarın öbür gün şu cam fanusun da kırılınca hepten boylarsın çöpü.”
El fenerinden çok daha öncesinde buralarda söz sahibi olmanın verdiği gururla duvardaki aynayı yan gözle süzdüğünde karşılaştığı görüntüsüyle ona hak verir gibi olduysa da hiç aldırış etmeden tavana yayılan menevişlerini seyretti.
Gazını doldurmak, dişli ağız kısmından fitilini geçirmek, cam fanusunu silmek artık zor geliyordu sahibine. Daha pratik çözümler ararken el fenerini alıp gelivermişti bir gün eve. Sahibi yaşlı amca da haklıydı ama el fenerinin ukala tavırları çekilir gibi değildi.
“Ne o daldın gittin uzaklara? Sen şimdi yağmur sonrası toprak kokan anılar muhabbetine de başlarsın. Hiç çekilmezsin. İşin bitti artık senin. Gölgen bile kalmadı. O kadar yani. Gerisini sen anla.”
Ahşap merdivenlerden sürüne sürüne gelen terlik seslerinin yaklaşmasıyla susuverdi ikisi de. Yaşının yorgunu olan sahibini her gördüğünde olduğu gibi gaz lambasının gözleri yine bulutlandı. El feneri de gözlerini devirerek tam alaycı bakışlarını ortalığa fırlatacaktı ki, birdenbire yayılan ışıltı ikisinin de gözlerinde şimşek gibi çaktı. Anlık karanlıktan sonra gelen parlaklığı anlamaya çalışırlarken yaşlı amca el feneri modu açık cep telefonunu masaya bırakıverdi. Tavandaki menevişler silindi, el fenerinin aydınlığı karardı.