Uyandı, etrafına bakındı. Burayı yeni görüyor gibiydi. Masası, koltuğu, kitaplığı, giysi dolabı yerli yerindeydi. Grileşmiş perdeler, masada boş bir vazo… Gözü istemese de duvardaki fotoğrafa geldi takıldı, siyah-beyaz bir aile fotoğrafı. Annesi bir elinden, babası bir elinden tutmuş. Kendisi ürkekçe gülümsüyor, dört-beş yaşlarında olmalı. İkisi de ne kadar gençlermiş diye düşündü. Evden ayrılırken annesinin her defasında, güle güle git yavrum, git ki tekrar gelesin, diyerek kendisini uğurladığını hatırladı. Geldim ama sen yoksun, diyerek fotoğraftaki çocuğu konuşturdu Kamer.
Kalktı, perdeyi araladı. Arka bahçedeki çam ağacı ne denli pencereye yaklaşmıştı. Küçük adımlarla loş koridoru geçip annesiyle babasının yatak odasına girdi. Gardırobu çekinerek açtı, aşina olmadığı bir gıcırtı duyuldu. Dopdoluydu. Buraları boşaltmayı nasıl becerecekti bir başına? Askıdaki bir montu çekti aldı, bunu babasının üzerinde hatırlar gibiydi. Öldüğü beş seneyi geçmişti. Annesi, onun ölümünden sonra eşyalarını elden çıkarmamıştı anlaşılan. Montu sırtına geçirdi. Boy aynasında kendini gördü. Şakaklarına bakmak için yaklaştı, sonra sakallarını inceledi. Onlar da ağarmaya başlamışlardı. Odadan sıkıntıyla çıktı. Yakın bir marketten bir paket sigara alsa iyi olurdu, bir de ekmek. Buzdolabında bir şeyler olmalıydı. Ölüm haberini alması, Paris’den gelmesi, cenazesi, hepsi üç gün sürmüştü. Annesi geçen hafta buralarda…
Kendini dışarı attı. Eli alışkanlıkla üstündeki montun cebine gitti. Dokunduğu şeyi merakla çıkardı. Eflatun bir eldiven tekiydi. Avucundakine bir süre bakakaldı, bu annesinin yün eldiveniydi. Soğuk bir kış gününde, annesi kendi eldiveninin tekini tedbirsizce yola çıkan kocasına vermiş olmalıydı.
Hava soğuktu, ama güneş de vardı. Serin havayı içine çekti. Bir eli annesinde bir eli babasındaymış gibi gülümseyerek elleri ceplerinde yürümeye devam etti.