Yeni gün yerini almaya çalışırken karanlıkla aydınlık arası bir zamanda babaannemden geldiğine emin olduğum tıkırtılarla uyanır gibi oldum. Sıkıca kapattım gözlerimi tekrar uyuyabilmek için. Ama nafile.
Canım babaannem kahvaltımı hazırlıyor diye düşünerek kalktım. Üniversiteyi onun yaşadığı şehirde okumak üzere geldiğimden beri beraberiz. Söylenmesin diye yeleğimi giyip yalandan yüzümü yıkadım. Göz göz mayalanmış pişi hamuru yoğurduğunu düşündüğüm babaanneme günaydın demek niyetiyle mutfak kapısını açtığımda ne pişi hamuru vardı ne de babaannem. Oturma odasına gittim. Babaannem ahşap oymalı koltuğundaydı. Üzerinde kendi işlediği kanaviçe örtünün bulunduğu sandığın kapağı açılmış, naftalin kokusu odaya benden önce gelip yerleşmişti. Pişi kokusunu hayal ederken naftalin kokusu ile güne başlamak pek de tercih edilir bir şey olmamıştı. Birkaç çekmece ve dolap kapağı da karıştırıldıklarını inkar etmeden açık kalmıştı. Babaannem, sandıktaki bohçasından çıkardığını bildiğim beyaz dantel eldivenlerini giymiş, eflatun kadife kaplı kutusunu kucağında sıkı sıkı tutmuştu. Uykusunda dedemi misafir ettiği, gözlerindeki bulutlardan belliydi. Ve yine o bulutlar hafif nem bırakmıştı yanaklarına. Oturuverdim ayaklarının dibine. O kadar kendiyle baş başaydı ki beni fark etmedi. İrkildi. Kucağındaki kutu düşecek gibi oldu. Düşürmeden yakaladım. Gülümsedim babaanneme. Gülümsediğim babaannemin gönlünde sakladıklarıydı. Tabii bildiğim kadarıyla. Çünkü her defasında beyaz dantel eldivenleriyle kucakladığı eflatun kadife kaplı kutusundan yeni yeni yaşanmışlıklar dökülüyordu. Ben de hem keyifle hem de merakla topluyordum onları.
Canım babaannem, dedemle nasıl güzel bir aşk yaşamışlar… Aslında aşk demezdi babaannem. “Güven” derdi. “Ben hep güvendim dedene. Çok güvendim. Ne yaşarsak yaşayalım elini sırtımdan hiç çekmedi. Hayat ağacım gibiydi. Güneşi bol, kökleri sağlam” .
Eldivenli kutu yine dile gelmişti…