Geldi sonunda, kapıyı açar açmaz yere fırlattı elindekileri. Fırça bıyıklıydı getiren. Dudağı yarık neredeyse? “Al! dedi. “Fırça talep etmişsin! Bir de naylon eldiven, o yokmuş!” Şeytan diyor ki kır kapıyı, tut şunu, yol bıyıklarını, sürt helâ taşına, sürt babam sürt.
Üç gün sonra geldi istediğim tuvalet fırçası. Tamı tamına üç gün soludum tıkanan tuvaletin lağım kokusunu. Her yere sindi o koku, elime, tenime, saçıma, burnumun kıllarına…
Zehir zıkkım geçen üç günün son gecesiydi, bütün düşlerim özgürdü, en mahremi bile. Gök mavi, bulut beyaz, eflatun rengi dağlar, çimenli bayırda rüzgâr, rüzgârın kollarında yeşil yapraklar, baharı müjdeleyen nevruzlar. Çiçekler içinde bir çiçek ki alı al, moru mor, incecik ve dimdikti. Uç hadi uç, diyordu bahar kokusunu getiren rüzgâr. Demirsiz pencereyi, sürgüsüz kapıları aştım, çimenli bayıra koştum, koştum, koştum. Dizlerim ağrımadı, nefesim kesilmedi, dalağım şişmedi. Eğildim, yaprağına dokundum, goncasını kokluyordum ki mor çiçeğin, dur, dedi demir kapı, taş duvar, sonra fırça bıyıklının besbeter sesi. Kalk! Hazırlan!
Üç beş çamaşır, iki kazak, bir terlik, bolca kitap, defteri, kalemlerimi, ilaç kutumu iki gün önce içine doldurduğum iki siyah naylon torbaya baktım. Bilirsiniz belki, bavul yasak buralarda, ağaç, çiçek, güneş, insan sesi, kedi sıcağı bile. Duvar dibinde bekleyen torbalara, başucumdaki resme gülümsedim. Resmi aldım, yanağından öptüm, bekle beni, diyordum ki çakır gözlüme, yarık dudaklı seslendi uzaktan,“Duruşma ertelendi!” Uğursuz.
Benden öncekilerin duvara kazıdığı resimlerin gözleri nemlendi. Çakır gözlüm boynunu büktü. Avuç içi kadar delikten sızan gün ışığında oynaşan toz zerreciklerini gösterdim, üzülme, belki yarın, dedim.