“Oyun başlamak üzere.” anonsu duyulurken, perdede boylu boyunca bir gölge yürüyordu.
Perde açıldı. Karanlık sahne mum alevi ile aydınlanıyordu. Bir kapının eşiğinde, taburede oturan yaşlı oyuncu, Atina Okulu tablosuna sonradan eklenen Herakleitos’un görüntüsünü andırıyordu. Bir tarafta içi suyla dolu büyük bir cam küre, yapraklarının çoğu kurumuş bir bitki ve askıda asılı bir ruh duruyordu. Gölge ise sahne içindeki ikinci perdede yürümeye devam ediyordu.
İkinci oyuncu bir çocuktu. Sırtında çantası, elinde feneriyle sessizce gelip sahnenin ortasında durdu. Fenerini yakarak gölgeyi merakla takip eden seyircilere doğrulttu. Hepsinin tek tek gözlerine bakmaya çalıştı. Seyircilerin gözü kamaştı. Başını öne eğen, yüzünü çevirenler oldu. Salon, oyuncunun izlediği bir sahneye dönüşmüştü.
Kısa bir süre salonu izledikten sonra feneri kapattı, bitkinin yanına ilerledi. Saksı ile bitkiyi birbirinden ayırdı, kurumuş yaprakları topladı, iki yeşil dal kaldı. Çürümüş köklerini temizlemek için suya daldırdı. Suyun rengi değişti. Cam kürede çatlaklar oluştu ve su sızdırmaya başladı. Çantasından büyük bir saksı ve bolca toprak çıkarttı. Bitkiyi yeni saksıya yerleştirdi.
“Ne bilmediğimi bile bilmiyorum Doxa! Ne bu dünyaya dair ne de kendi hakkımda. Bir düşün; ya daha fazlası varsa!” sözleri ile muma seslenirken, askıda terk edilmiş ruhu alıp bitki ile birlikte hâlâ hareketsiz duran yaşlı oyuncuya bıraktı. Feneri bu kez ikinci perdeye yansıttı ve gözden kayboldu.
İkinci perde açılırken sahne aydınlanıyor, gölge usulca dalgalanarak salonun üzerine düşüyordu. Zeminden tavana doğru seyirciye eğimli bir ayna yükseldi.
Oyuncu ayağa kalktı, ruhunu üzerine geçirip bitkiyi eline aldı. Akmakta olan suyun yanından geçerek aynaya döndü, seyircilerin yüzünü gördü ve gülümseyerek seyirciyi alkışladı.