Bu mevsimde yağmur bu kadar yağar mıydı? Neyse, üstüm başım pek temiz oldu. O düşüncesiz güvercinler yok mu, öteme berime konup konup… Bugün kimseler yok parkta; ne kaydıraktan kayan bir çocuk ne mavi çan çiçeklerini ezen biri. Sadece birkaç müdavim yürüyüşçü göründü; onlar her zamanki gibi beş on tur koşup gittiler. Aslında parkım yağmurda güzel olur, ama anneler getirmez ki çocuklarını. Islanırlar, üşütürler, biraz da kirlenirler diye. Burayı yazın görmelisiniz. Sahilden tırmananlar, trenden, otobüsten yakın yerlere kadar gelip buraya yürüyenler; çokça genç, tek tük yaşlı, el ele vermiş sevgililer… Park dolar dolar boşalır. Simitçiler, mısırcılar, baloncular, oyuncakçılar; özellikle çocuklarla gelenlere satış yapmaya bakarlar.
Seksen beş yıldır şurada dikilir dururum, bir kişi de beni sorsun: “Kitap okuyan çocuk heykeli nerede?” desin. Yok, görmezler ki arasınlar. Beni yaratan heykeltraş uzaklardan gelmiş bir kadındı. O zamanlar bu park bir konağın bahçesiydi. Köşk sahibinin oğlu, bizim heykeltraşla savaşın sürdüğü bir ülkede karşılaşmışlar; birbirlerine sırılsıklam âşık olmuşlar. Savaş bitmeden yaratıcım sevgilisinin peşinden buraya gelmiş. Beni beyaz bir taştan yontmuş. Var olduğum anı hayal meyal hatırlarım; henüz gencecik bir kadın olan yaratıcım üzerime dikkatle eğilmişti. O âşıklar yıllarca yanı başımda söyleştiler, seviştiler, bol bol kitap okudular; birinin başı diğerinin dizinde. Bazen de uzun uzun susarlardı. O zamanlar ne çeşit kuşlar öterdi bu bahçede.
Önce köşkün sahibi, sonra yaratıcım bu dünyadan göçtüler. Bahçe viran oldu, belediye burayı parka çevirdi; beni de ortaya koydular. Çevremde koşturanlar eğilip bakmazlar kitabıma. Etrafımdan dolanıp geçerler, bazen dokunurlar. Biri merak edip baksa şunu okuyacak: “Aşkın şiirini okuyorum sana, duyuyor musun?”