Yağmur suyunu fazla kaçırırsam dokunur bana, şaire de dokunurdu. Meyvelerim neşeyle su saçarlardı etrafa. Defterine gelir, dağılırdı mürekkebi. 

Yamacımdaki banka oturmadan cep telefonunu kapatırdı. Şehri cebine koyardı. Olmuş meyvelerimden birisi yakınına düşünce irkilirdi. Vakti gelen her şeyden korkardı. Vakitsiz gelir, dünyayla arasına perde gibi çektiği gözlüklerini takar; şiirlerini okumaya başlardı. Bana ya da içindeki başka birisine…

Şair olarak tanıtmıştı kendisini, benden başkası bilmezmiş şiirlerini. Haberci kuşlar söyledi bunu. Yeşilken, kabuğunu okşardı meyvelerimin. Yüzü gölgelenirdi onlar sertleşip karardıkça. Şiirlerinin en güzellerini ikindi gelişlerinde okurdu, kelimelerini eflatun renkli bir umut sofrasına çevirirdi, bülbüller iştahla şakımaya başlardı. Havadan bile hafif ses cambazları taşırdı onları. Sesin frekanslarında ustaca dengelerini bulurlardı. 

Çok sürmez güneşin kızıllığı ve günbegün bana yaklaşan şehrin metalik siyahı, şiir paletinde harmanlanır ve ortaya çıkan kirli renk onu şiirsiz mağarasına geri çağırırdı. Kelimeleri bir girdaba kapılmış gibi içine doğru akarken, cebinden çıkardığı şehirle birlikte uzaklaşırdı.  

Sabahları gelirse, gönlü kadar eli de bol olurdu. Kuşlar etrafını sarar, şiirlerine eşlik ederken ortaya saçtığı simit susamlarını yerlerdi. Susam bitince kuşlar susardı. O, ayağa kalkar, bekler, sanki havada bıraktığı kelimeleri toplayıp geri yerine koymak isterdi. Yanlış anlatmaktan, ağlatmaktan korkardı. Yırtardı yazdıklarını. Utangaçtı. 

Karşıma baz istasyonu diktiklerinden beri şair gelmez oldu. Yerini kuşlar da bilmiyor. Bu demirden örümcek, havaya görünmez kablolar örüyor ve kışa kalmaz beni şehre hapsetmek istiyor. Kabuğumu hasta etti, açıkta kaldım. Kuşlar çoktan gittiler.  Şakalaşacakları kimseleri kalmayan meyvelerim kesildi, dünya için önceden dökmüş olduklarımı da geri alamıyorum. Kirli bir şeyler şehirle aramda duruyor. Şiirlerden öğrendiğim bir his bu, yağmur suyunun dokunmasına hiç benzemiyor.